“İnsanların hüznü her zaman, en çok gözlerinin içindedir” diyor Emile Ajar, “Onca Yoksulluk Varken” adlı romanında. Ve hüzün yüzümüze, gözlerimize, bakışımıza en çok yakışandır, insan hüzünlü bir varlık.

Çektiğim fotoğraflarda gördüğüm, derinden gelen hüzün ve bakış.

İçimizdeki ateşin için için yanıp da köze dönmesi hüzün.

Yusuf Hayaloğlu’nun sözlerini yazdığı, Ahmet Kaya’nın seslendirdiği “Bir Anka Kuşu”nda hüznün tarihini görürüm.

Prometheus'tum çiviyle çakılırken taşlara

Ciğerimi kartallara yedirdim

Spartakus'tüm köleliğin çığlığında

Aslanlara yem oldum, tükendim

Kör kuyuların dibinde Yusuf'tum, Kerbela çölünde Hüseyin

Zindanlarda Cem Sultan, sehpada Pir Sultan

Kaçıncı ölmem, kaçıncı dirilmem bu?

Tanrılardan ateş çaldım

Yüzyıllarca tutuştum, üst üste yandım

Bir Anka kuşu gibi anne, bir Anka kuşu gibi

Kendimi külümden yarattım.

Dünya dediğimiz, yaşam dediğimiz yüzlerimiz, hüzünlerimiz kadar. Bakan, bakılan gözlerimiz, tutan, tutulan ellerimiz kadar. Esen yeller, düşen yağmurlar kadar, toprak kokusu kadar. Tan yerinin kızıllığında, uzaklar kadar. Yollarımız, arayışlarımız, umutlarımız kadar. İçinde yanan ateşler kadar. Nefeslerimiz, seslerimiz, sükunetimiz kadar. İçimizin boşluğu kadar. Yalnızlığımız, sırtımızda taşıdığımız yükler kadar. Bekleyişlerimiz, uçurumlarımız kadar. Ve insan yüreği kadar. Anka kuşunun külleri kadar. Güzel hüznümüz kadar…