Yazar Hakan Yılmaz'ın kaleme aldığı "Diderot Etkisi" başlıklı yazı...
Yeni bir eşya aldınız. Ardından başka bir eşya daha aldınız. Ardından başka bir tane daha. Çünkü aldığınız ilk eşya, diğerlerini de değiştirmenize neden oldu.
Eşyanın, başka eşyalarla uyumu problemi.
Giderek bir tüketim sarmalanın içine düşüyorsunuz. Daha çok eşya, daha çok tüketim, daha çok tükenmek demek. Bunun adı, “Diderot Etkisi.”
Kavram, 18. Yüzyılda yaşayan yazar ve filozof Denis Diderot’dan (1713-1784) geliyor. Diderot büyük bir borç batağına düşer. 1765 yılında, Rus İmparatoriçesi Büyük Catherine ona yardım eder. Kütüphanesini önce satın alır ve sonrasında kendisine hediye eder. Ayrıca Diderot’u kütüphaneci olarak işe alır ve 25 yıllık maaşını da peşin verir.
Eline para geçen Diderot, çok istediği kırmızı sabahlığı alır ve böylece satın almalar başlar. Evdeki eşyalar sabahlığa uymaz. Çalışma masasını, halısını ve evindeki her şeyi yeniler. Her yeni aldığı, diğerleri ile uygunsuz olduğu için her şeyi değiştirmeye başlar. Evindeki tüm eşyaları değiştirir ve yeniden borç batağına düşer. Diderot, 1769’da yazdığı “Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık” adlı eserinde yaşadığı durumu şu sözcüklerle anlatır:
“Eski sabahlığımın efendisi iken yeni sabahlığımın kölesi oldum.”
Diderot’nun yaşadığı bu duruma, Antropolog Grant McCraken “Diderot Etkisi” adını verir. Her satın alma kararı, yenisini ortaya çıkarır. Sürekli bir satın alma durumu ortaya çıkar. Bu durum zamanla tüketim çılgınlığına yol açar.
Dövüş Kulübü filminde; “nefret ettiğimiz işlerde çalışıp, ihtiyacımız olmayan şeyler alıyoruz, peki neden?” diye sorulur. Çünkü tüketiciyiz. Bir yaşam tarzı takıntısının yan ürünleriyiz.
Aziz Nesin bu durumu, “Bende Görsün Asım Bey” öyküsünde anlatır.
Asım Bey, küçük bir ilçede daire müdürüdür. Daireye yeni gelen ve evlenecek olan bir memura, kendine neden “bende görsün Asım Bey” dediklerini anlatır.
Asım Bey evleneceği kadının, bende olanla yetinsin, gözü yükseklerde olmasın, her şeyi bende bulsun, bende görsün olmasını ister. Düşüncelerine uygun bir kadınla (Sabiha) evlenir. Sabiha, Asım Bey’den hiçbir şey istemez ve “benim her şeyim var, istemem. Benim öyle giyimde kuşamda gözüm yoktur, insanlık giyimle kuşamla değil” der.
Bir gün Asım Bey, en pahalısından, iki çift ince çorap alır. Sabiha Hanım da sevinir. Asım Bey de mutlu olur. Fakat yeni alınan ince çorapla eski ayakkabılar giyilemez, uygun düşmez. Sabiha'ya en pahalısından bir çift iskarpin alır. Sonra en iyisinden hazır bir takım elbise ve elbiselik çok güzel kumaş alır. Kumaşı da terziye verir. Elbise yeni, iskarpin yeni, çoraplar yenidir. Bu sefer de bluz eski kalır. Yeni bluz alınır. Sonra da eşarp. Fakat bunları almakla iş bitmez. Çünkü alınan eskir, yenisi alınır. Yenisini almakla da iş bitmez, çünkü modası geçer. Yeni moda olanlar alınır. Bu sefer giyim kuşamla, evdeki eski eşya arasında oturmak uygun düşmez. Önce koltuk takımı değiştirilir. Sonra perdeler, yemek maması, yemek takımı. Böyle böyle evin bütün eşyasını değiştirirler. Daha iyi bir semtte pahalı bir apartman dairesine yerleşirler. Bu sefer de eski eşyaları bu daireye uygun düşmez. Sabiha’ya göre her şeyin bir yaraşığı vardır. Eskilerini satıp yeni eşya alırlar. Araba olmayınca ev de, eşya da, giyim kuşam da eksik kalır. Asım Bey borca girerek araba da alır. Sabiha’nın hayatında her şey (evi, eşyası, giyimi, süsü, arkadaşları, çevresi, yaşayışı, arabası) birbirine uygun hale gelir. Yalnız uygun olmayan bir şey vardır; o da Asım Bey’dir. Sabiha boşanma davası açar ve boşanırlar. Boşanmakla iş bitmez. Çünkü ev, eşya, araba Sabiha’nın üzerinedir. Üstelik Asım Bey’in adı da, “bende görsün Asım Bey'e” çıkar.
Her şey ince çorapla başlar. Diderot’un kırmızı sabahlığında olduğu gibi.
Simone Weil’ın, “Allah Aşkı Üzerine Düzensiz Düşünceler” kitabında dediği gibi, kimse yalnız, sade ve süssüz bir hayatla tatmin olmuyor, her an bir başka şeye arzu duyuyor. Şeyler için yaşamak istiyoruz.”
Satın almak sadece bir eşyayı satın almak değil. Satın alınan bir kimlik, yaşam biçimi. Satın aldıklarımızla bir kimlik, toplumsal konum, toplumda bir yer ediniriz. Fakat bu yeri korumak hatta daha da yükselmek için sürekli yeni şeyler yani kimlikler satın almak zorunda kalırız. Bu durum zamanla insanın kendini yiyip bitirmesine yol açar. Eşyaları tükettikçe, kendimizi, hayatımızı ve çevremizdeki insanları da tüketiriz.