Hakan Yılmaz, "Yaşama Korkusu" başlıklı bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı...
Sokrates’e göre sorgulanmamış hayat, yaşamaya değmez!” Öğrencisine göre ise yaşanmamış hayat, sorgulanmaya değmez. Hep nedenleri sorguladım, neden aradım. Sorgularken ve ararken kaçıp giden yaşamdı oysa. Ve daha çok yaşamak, hissetmek istedim. Her gün yaşama hayretle bakmaya ve merak etmeye başladım. Yaşamanın önüne hiçbir şey koymamaya, onu belirlememeye çalıştım. Hayatın öyle belirgin, belirlenmiş ve kesin bir anlamı yoktu. Herkesin kendi hayatına, yaşadıklarına, bakışına bağlı olarak yarattığı anlamlar var. Asıl olan yaşamın kendisi, yani yaşamaktı. Kazancakis’in “Zorba”sı “Neden? Neden? Neden? İnsan nedensiz bir şey yapmaz mı? Şöyle keyfi için” diye haykırıyor. Sürekli nedenler zehirliyor hayatımızı, çıkmaza sokuyor, yaşamı donduruyor ve insanı hareketsiz bırakıyor.
Goethe “Faust”unda şöyle seslenir:
Ah sevgili dostum! Her teori gridir,
Ve yeşildir hayatın altın ağacı...
José Saramago’nun “Çatıdaki Pencere” romanında Silvestre ile Abel arasında şöyle bir konuşma geçiyor:
Silvestre: Ne yapmayı düşünüyorsunuz?
Genç adam yavaşça yerinden kalktı ve Silvestre’ye doğru gitti, iki adım kala yanıt verdi:
“Çok basit bir şey: yaşamak.”
Oğuz Atay, "Tutunamayanlar" romanında şöyle diyor: Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. Her anı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum.
Yaşam dokunuştur, hissediştir. Tenimizde duyduğumuz, içimizde hissettiğimizdir. Yaşadıklarımızdır.
Anlamlarda, nedenlerde boğulmadan içimizden geldiği gibi yaşamaya…
Korkmadan yaşamaya...