Hakan Yılmaz, "Toprak, ağaç ve rüzgar" başlıklı bir yazı yazdı. İşte o yazı...
Bak salınıyor ağaçlar rüzgarda,
Bir ucu toprak, bir ucu gökyüzü,
İçinde su, içinde ateş,
Güneş ve gölge...
Amin Maalouf, “Semerkant” romanında, Ömer Hayyam’ın şu sözlerine yer veriyor: “Acın sonsuz olduğunda, dünyanın kararmasını isteyecek olduğunda, yağmurdan sonra parıldayan yeşilliği, bir çocuğun uykudan uyanışını düşün.” Bu sözlerin yansıması uzaklardan geliyor. Norveçli müzisyen Aurora’nın Lucky (Şanslı) şarkısından dökülüyor:
Ne zaman kötü olsam,
Ellerimi uzatırım bu toprağa.
Ve hayatımda ilk kez ışığı hissediyorum,
Kimse bilmiyor,
Hayatta olduğum için şanslı olduğumu…
Yağmurdan sonraki güneş ışığı, parıldayan yeşillikler, doğanın uyanışı. Tarkovski’nin Ayna filminde bir çocuğun uykudan uyanışı. Annesi ona küçük maskara diyor. Gözlerini yavaşça açıyor, yüzü gülüyor ve esniyor. Cioran, Burukluk’ta “bitkisel bir bilgeliğe doğru: Bir ağacın gülümsemesine karşılık, bütün korkularımdan yüz çevirirdim” diyor. Bir ağacın gülümsemesinde doğanın renkleri canlanır, kıpırdar, rüzgarda dans eder.
Hermann Hesse, “Ağaçlar” eserinde, ağaçları, toprağı, tohumu, güneşi betimliyor. Ona göre her şey ince ince, şefkatle dürten bir oluş heyecanıyla düş kurmakta, filizlenmekte tohum güneşe, bulut tarlaya, körpe otlar havaya doğru yol almaktadır. Ağaçlar hep en etkileyici vaizler olmuştur Hesse için. Ağaçlar tohumunun sırrını yaşar. Hesse yollara düşer ve akşamları rüzgarda uğuldayan ağaçları dinler. Adalet Ağaoğlu da Hayır romanında, hazanlarda yapraklarını döken, ama özsularını yeni bir bahara saklı tutan ağaçların ne denli güzel olduğunu söyler. Tohumun sırrı ağaçta, ağacın sırrı ise güneşe sevdasındadır.
Cioran, “Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne”de, bir yere uzanır, koklar toprağı ve kendi kendine şöyle seslenir; “işte bu topraktır bitkinliklerimizin umudu, dinlenmek ve çözülüp gitmek için daha iyisini aramak boşuna.” Fernando Pessoa da bir ağacın gölgesini, gerçeğin bilgisinden daha değerli görür. Yaprakların yeşilliği yüce bir düşünceden daha değerlidir onun için, çünkü yapraklar ve yeşillik, insanların gözle görebileceği bir şeydir. Bu kendini doğada yitirmektir. Nermi Uygur “Yaşama Uğraşı”nda, ancak amaçsız bir seyirle doğaya yaklaşılabileceğini söyler. “Ben’ini otta, dalda, taşta, yelde, havada eritmedikçe doğayı anlayamazsın” der. Tezer Özlü ise “Yaşamın Ucuna Yolculuk”ta, özlediği tepelere bakıyor. Baktığı her tepe onundur, her toprak, her insan onundur. Bu insana ve doğaya bütünlükçü bir bakış açısıdır. Kendisini diğer insanlardan ve doğadan ayrı tutmaz. Onlarla birlikte var olur ve yaşar.
Bilge Karasu, “Gece”de, insanı en yüksek yere yerleştirmekten, hayvanlardan, bitkilerden, sulardan, dağlardan çok önemli olduğuna, her şeyin insan için yaratılıp insana kulluk etmesi gerektiğine inanırmış gibi yaşamaktan vazgeçilmesi gerektiğini vurgular. Aslında mesele de burada yatıyor. İnsanın kendini akıl sahibi olarak tüm canlılardan ve doğadan ayırmasında. Ve kendini her şeyin üstünde görmesinde, kendine bir kutsallık atfedişinde. Nuri Bilge Ceylan da Ahlat Ağacı filminde, “Aslında o kadar önemli biri olmadığımız ortaya çıktığında neden üzülüyoruz ki? Bunu temel bir aydınlanma hali olarak ele alabilirsek daha iyi olmaz mı? diye soruyor. O kadar önemli olmadığımızı anladığımızda kibrimizi bir kenara bırakabiliriz. Ve doğayı, yaşamı, insanı daha çok severiz. Bir tevazu dolar içimize…
Hasan Ali Toptaş, “Heba” romanında bakış zikrinden söz eder. Uzaklara gidip tabiatın koynunda yaşamayı, onun hallerine tanıklık etmeyi ve bunları yaparken de onunla birlikte nefes alıp vermeyi, bir çeşit dua gibi görür… “Ruhlarını havalandırırlardı orada, içlerini rüzgara, yıldızlara ve tabiata tutarlardı… Bakış zikri denen şeyi eda eder sanki; dağlara, kuşlara bakarak, çocuklara, rüzgara, bulutlara bakarak gözleriyle zikir çeker sessizce.
Yevgeni Zamyatin “Biz” romanında, yaşamın ağaçlardan, hayvanlardan, kuşlardan, çiçeklerden, güneşten öğrenildiğini dile getirir. Hermann Hesse de “Narziss ve Goldmund”da, ben şuna inanıyorum ki; “bir çiçeğin yaprağı ya da yol üzerindeki küçük bir solucan bir kitaplıktaki kitapların tümünden daha çok şey söyler insana, kendisinde daha büyük bir hazine barındırır” diye dile getirir.
Nikos Kazancakis, “Zorba”da, her şeyin ruhu olduğundan söz eder; odunların, taşların, bastığımız toprağın. Ve “taşların, çiçeklerin, yağmurun söylediklerini bir bilseydik!” der. Taşlar, çiçekler, yağmur ve insanlar, kucaklarımız ne zaman açılıp birbirimize sarılacağız? diye sorar. Güneş göründü; ısınsınlar diye avuçlarımı uzattım. Ağaç kabarması, göğüs kabarması... Ruhum da ağaç gibi çiçek açıyordu. Zorba’ya göre insanın da, doğanın da amacı sevinçler yaratmaktır. Kimileri bunu ‘bir ruh yaratmak’ diye belirtiyor. Yaşar Kemal, “İnce Memed”de Anacık Sultan’ın ağzından şunları söyler: “Keramet toprakta, ağaçta, suda, insanlarda, böceklerde, kuşlarda... Keramet sende bende değil, keramet toprakta, insanlıkta.... Her şey oralarda. Her şey çiçekte, her şey otta. Bütün tılsım şu şırlayarak gelen ışıkta... Keramet şu durmadan doğuran toprakta.”
Amin Maalouf “Uygarlıkların Batışı”nda, XI. Yüzyılda yaşamış Arap şair Ebü’s-Salt Ümeyye b. El Endelüsi’den şöyle bir alıntı yapar:
Balçıktan yapılmışsam
Tekmil dünya yurdumdur benim
Tekmil mahlukat da yakınlarım…
“Yaşam Sanatı”nda Zygmunt Bauman günümüzde huzursuz ve tedirgin edici bir belirsizlik duygusunun varlığından söz ediyor. Kitabında Epiküros’un şu sözüne yer veriyor: “Eğer yaşamınızı, doğaya göre şekillendirirseniz, asla fakir olamayacaksınız; eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz, asla varlıklı olamayacaksınız.”
Topraktan geliyoruz. Balçıktan yapılmışız. Doğa bizim yuvamız. İçimizde koskoca bir evren var. Doğa ile bir bütünüz. Fakat bu bütünlük parçalandı. Ayırdık kendimizi doğadan, kendimizi üstün bildik, üstünlük kurmaya çalıştık doğaya karşı. Zamanımızı bunun için tükettik. Yağmurdan sonra parıldayan yeşilliği ya da bir çocuğun uykudan uyanışını düşünecek zamanımız yok artık. Günlerimiz telaşlarda akıp geçiyor. Oradan oraya koşuşturup, savrulup duruyoruz. Ne insanı ne aşkı ne toprağı ne güneşi ne ağacı ne de rüzgarı hissediyoruz. Tohumunun sırrına yüz çeviriyoruz. Ve kendimizi doğadan ayrı tutuyoruz, tüm canlılardan daha üstün sayıyoruz. Oysa keramet bizde değil, durmadan doğuran toprakta, doğada… İlerlediğimizi, ileri gittiğimizi düşünüyoruz ve bununla övünüyoruz durmadan. Cioran’ın da dediği gibi; ilerleme fikri bizi zamanın dorukları üzerinde kendini beğenmişlere çevirir; ama o doruklar hiç yoktur: İninde ürküntüyle titreyen mağara adamı, gökdelenlerde de hala titremektedir.” Fakat biz kibirliyiz, kendimizi beğenmişiz, başımız göğe ermişmiş…