Hakan Yılmaz, "Bedenler Şeffaf, Ruhlar Protez, Beyinler Demonte, Duygular Deforme, Yaşamlar İmaj Olunca…" başlıklı yazı kaleme aldı. İşte o yazı...
Yaşadığımız zamanı (zamanın ruhunu) ifade eden kavramlardan bazıları şunlar; küreselleşme, post-modernizm, popüler kültür, kitle kültürü, tüketim toplumu, tüketim kültürü, gösteri dünyası, sürekli değişim, dijitalleşme, dijital toplum, bilgi toplumu, toplum mühendisliği, bilgi ve iletişim teknolojileri, simülasyon, sanal dünya, yapay zeka, artırılmış gerçeklik, hipergerçeklik çağı, beyin ekranlar, sosyal medya, görüntü bombardımanı, gözetim toplumu, imaj toplumu vb.
Gözetim toplumu kavramına baktığımızda Jeremy Bentham’ın Panoptikon’undan söz etmek gerek. Panoptikon ideal bir hapishaneyi sembolize eder. Halka biçiminde bir bina, avlu ve kule vardır. Hücrelerinde işçi, öğrenci, deli ve suçlu bulunur. Kulede ise gözetmen yer alır. Gözetmen her yeri açık bir şekilde görebilir. Fakat hücrelerde bulunanlar onu göremezler. Çünkü gözetleme noktasında saklanır. Bu açıdan bakıldığında panoptikon, “bir toplum ve iktidar türünün ütopyasıdır. Foucault, “Hapishanenin Doğuşu”nda tutukluda, iktidarın otomatik işleyişini sağlayan bilinçli ve sürekli bir görünebilirlik halinin oluştuğundan söz eder.
George Orwell’in “1984” romanında posterin altında, “Büyük Birader’in Gözü Ütünde” yazılıdır. Büyük biraderin gözü Panoptikon’dur. Romanda düşünce polisinden, tele-ekrandan söz ediliyor. İnsanların çıkardığı her ses duyulur, her hareket gözetlenir.
Görme şekillerimiz aynı zamanda görülme şekillerimiz oluyor. Bu konuya “Truman Show” filmi iyi bir örnektir. Film yaşadığımız dönemin ve kitle iletişim araçlarının geldiği boyutu göstermesi bakımından önemli. Aslında bakarken, bakıldığımızın farkında olmuyoruz. İnsanlar sürekli olarak birbirini gözetliyor. İletişim ağları her yanımızı sarmış durumda. Kamera insanın yatak odasına kadar girdi ve en özel alanlarını görüntülüyor. Türkiye’de yayınlanan “Biri Bizi Gözetliyor” programı bu gözetim, gözetleme yapısına örnek verilebilir. İzleyiciler birlikte yaşayan insanları saatlerce ekranları başında izliyor. Bu şekilde iletişim ağları bir algıyı, ‘yatak odasını merak etmeyi’ normalleştiriyor. Aynı zamanda gözetimde bulunmanın, dikizlemenin normal karşılanması konusunda bir bakış açısı ve algı yaratılıyor. Bu noktada Boudrillard’ın simülasyon kuramına değinmek gerekiyor. “Simülasyon, gerçekten ve fiili olarak var olmayan bir şeyi gerçekmiş ve fiilen varmış gibi gösterme durumu.” Kendini hastaymış gibi gösteren kimse sadece yatağa girer ve hasta olduğuna inandırır. Bir hastalık simülasyonu yapan kimse ise kendinde bazı belirtiler bulur.” Baudrillard, “Kötülüğün Şeffaflığı”nda simülasyonun, gerçek ile gerçek olmayanın “mış gibi ve/veya gibiler dünyasının” birbirine karıştığı, her şeyin imgeden geçtiği bir yeri, bir durumu gösterdiğini vurguluyor. Kitabında; “teknisyenler grev yaptığında, boş televizyon ekranını hayranlıkla izleyen adamın görüntüsü günün birinde XX. Yüzyıl antropolojisinin en mükemmel görüntülerinden biri olarak değer taşıyacaktır” diyor. Yaşamımızda her şey bir göstergeye dönüşüyor. Etrafımız her gün görüntü bolluğu ile doluyor. Görüntü ağları ve paylaşımları içinde boğuluyoruz.
1999 yılı yapımı Fight Club (Dövüş Kulübü) filminde geçen şu replik yaşadığımız zamanın bir özeti niteliğinde: “Gittiğim Her Yerde Tek Porsiyon Hayat Var. Tek Porsiyon Şeker, Tek Porsiyon Krema, Tek Porsiyon Tereyağı. Her uçuşta tanıştığım insanlar, tek porsiyonluk hayatlar…”
Her şeyin tek porsiyona dönüşüyor. İnsan daha çok hız istiyor ve hızlandıkça kendini yok etmeye doğru gidiyor. Nesneler tek kullanımlık olarak üretiliyor ve tüketildikten sonra atılıyor. Nesnelerin bu şekilde kullanımı insan yaşamına da yansıyor. İlişkilerimizde de tek kullanımlık durumlar ortaya çıkıyor. Filmde ifade edildiği gibi, tek porsiyonluk ilişkiler ve arkadaşlıklar oluşuyor. Uzun süreli şeyleri yapmak mümkün değil artık. İnsan çok çabuk sıkılıyor, bıkıyor, usanıyor. Günümüzdeki dizi ya da film sürelerinin kısalması da buna bir örnek. Bu süreç iletişim algısını da etkiliyor. İletişim anlık bir devre aracılığıyla meydana geliyor ve iyi bir iletişim olması için hızla iletilmesi gerekiyor. Görüntü ve iletiler hiç kesintiye uğramadan çok hızlı bir şekilde akıyor. Bu da algıyı sürekli olarak canlı tutar gibi görünüyor fakat algılamada bir belirsizlik yaratıyor. Baudrillard’a göre, “çağdaş devrim, belirsizliğin devrimidir.” Daha fazla enformasyon ve iletişim bu belirsizliği artırıyor, her şey muğlaklaşıp silikleşiyor.
Bir şeyin algılanabilmesi için belirli bir zamana ihtiyacımız var. Örneğin, daha yavaş giden bir trenin camından dışarı baktığımızda manzarayı daha rahat izleyebilir, algılayabiliriz. Hızlı gittiğinde manzara silikleşir ve algımız zorlaşır. Algılamak için durup bakmak, bakış açısını seçmek gerek. Yaşamımızdaki bu hızlanma, her şeyin sürekli birbiriyle yer değiştirmesi algımızı ve bakış açımızı bulanıklaştırıyor. Bu nedenle de hem kendimizi hem de çevremizi, dünyamızı algılamakta, anlamlandırmakta ve kendimize özgü bir bakış açısı geliştirmekte zorlanıyoruz.
Boudrillard “varım, buradayım değil; görülüyorum, bir imajım; bak bana, bak! diyor. Üretilen tüm makineler ekran haline geldi. İnsanların birbirleriyle olan etkileşimi de ekranların etkileşimi oldu. Baudrillard’a göre bakışın kendisi de ortadan kayboldu. Örneğin fotoğraf makinesinin objektifi, bakışın yerine geçti. Yeni teknolojiler, yeni makineler, yeni görüntüler, interaktif ekranlar benimle birlikte entegre bir devre oluşturuyor. Bedenimize entegre olmuş bir organımız gibi araçlar.
Günümüzde her şey farklılık kavramı ekseninde dönüyor. Sürekli olarak farklı olmak, fark yaratmak gibi söylemler üretiliyor. Fakat iletişim ağlarında ‘farklı ol’ demenin ardında bir ‘farksızlık’, ‘aynılık’, ‘benzerlik’ söylemi var. Ekranlardan yayılan görüntü bolluğu içinde aynı şeyler gösterilip söyleniyor. Baudrillard’a göre artık ne özneyiz ne nesne, ne özgürüz ne yabancılaşmış, ne o ne bu. Birbirinizin yerine geçmenin verdiği hayranlık içinde aynıyız. Kendi evimizde, her türlü enformasyonla ve bir yığın ekranla çevrelenmiş olarak evrensel sıradanlığın içindeyiz. Baudrillard; “artık inanamıyoruz; ama inana inanıyoruz. Artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. Artık ne istediğimizi bilmiyoruz; ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz…. Artık yalnızca başkaları tarafından görülmüş olanı görüyoruz. Artık yalnızca görülmüş olanı görmeye muktediriz” diyor.
Bu noktada “Black Mirror” dizisinden söz edilebilir. Dizide tüketim toplumu, internet bağımlılığı, insani duyarlılıkların azalması, duygu ve değerlerin tüketilmesi ve teknolojinin gelişmesi sonucu hayatın her alanına giren yapay zeka konuları işleniyor. Dizinin bazı bölümlerinden örnekler:
3.Sezon 1. Bölüm – Nosedive / Dibe Vuruş: Dizide telefonunuzda yaptıklarınıza bağlı olarak size bir puan verilir. Kişinin puanı azaldığında arkadaş ve iş bulmak çok zor bir hale gelir. Puanlama beş üzerinden yapılır. Lacie 4,5 puan alır ve yaşamı giderek kötüye gider. Dizi bugün içinde yaşadığımız dijital dünyanın yönünü gösteriyor. Toplum tamamen beğenilme üzerine kurgulanıyor ve bireyler var olabilmek için bu şekilde bir benlik sunumu yapıyor. Yapılan eylemler artık beğenilerle ölçülüyor. Algımız ve benliğimizin oluşumu ne kadar beğeni aldığımıza bağlı. Ayrıca ‘panoptikon’un toplumdaki yaygınlaşmasını da gözler önüne seriyor. Herkes, herkesi gözetliyor ve kontrol eder hale geliyor. Hatta kendimizi sosyal ağlarda paylaşarak doğrudan kendimiz talep ediyoruz. Gittiğimiz yerler, yediğimiz yemekler vb. paylaşımlarla ne zaman, nerde olduğumuz, neler yaptığımızı kendimiz paylaşıyoruz. Bu da sürekli bir gözetleme, gözetlenme bakış açısı ve algısı oluşturuyor.
4.Sezon 2. Bölüm – Arkangel: Marie’nin üç yaşında bir kızı var. Kızını yaşamdaki tehlikelerinden korumaya çalışır. Bu konuda oldukça kaygılıdır ve sürekli olarak kızını takip eder. Onu bir gün parkta oynarken kaybeder. Çok uzun bir süre aradıktan sonra bulabilir. Bu olaydan sonra kızını uzaktan kontrol altında tutabileceği bir sistemin içine girer. Dizide gelecek yaşam şekilleri ve teknolojileri yansıtılır. Dijital dünyanın her şeyi ve herkesi daha çok kontrol edeceği bir zamanın yaklaşmakta olduğu görülür. Bu durum bireyin özgürlüğünü kısıtlar.
İletişim ağları ve yeni teknolojilerle güvenlik, tehdit, tehlike, kaygı gibi algılarımız uç noktalara çıkarılır. Sürekli kontrol edilen bireyler, gerçek ya da gündelik hayattan uzaklaştırılarak mekanikleştirilir. Bu durumda bireyin kendine ait bir bakış açısı ve algısı ortadan kalkar. Artık hepimiz ya da en azından büyük bir çoğunluğumuz güvenlik bağımlıları (gözetime ve gözetimin görünürlüğüne) haline geldik.