Hakan, "Yılmaz Tıka Basa İdealler Uğruna" başlıklı bir yazı yazdı. İşte o yazı...

İdeal olan nedir?

İnsanın, yaşamın önüne konulan nedir? İnsan ve yaşam ne ile tanımlanır, tanımlanabilir mi? Bütün izm’ler, ideolojiler, dinler, cennet, Tanrı, akıl, bilim, bayrak, vatan, özgürlük, demokrasi, para, mevki, başarı… Hepsi uğrunda öldüğümüz ya da öldürdüğümüz ideallerimiz. İnsanın, yaşamın önüne geçen, onları belirleyen idealler, özler, kavramlar, anlamlar. Tıka basa ideallerle, özlerle, kavramlarla dolu bedenlerimiz, ruhlarımız.

Cioran, “Çürümenin Kitabı”nda şöyle diyor: “Bir budalanın sırıtışında laboratuar araştırmalarından daha fazla bilgelik vardır”. “Vaktiyle ağaçlara tırmandığımız sebeplerle bulutları aşıyoruz. İlerleme fikri bizi zamanın dorukları üzerinde kendini beğenmişlere çevirir, ama o doruklar hiç yoktur. İninde ürküntüyle titreyen mağara adamı, gökdelenlerde hala titremektedir.” Tarkovski’nin Kurban filminde bir sahneyi düşündüm, babanın oğluna söylediklerini; “teknik ilerleme dediğimiz şeyin bize gösterdiği tek şey konfor oldu; bir tür hayat standardı. Bir de gücü korumak için geliştirilen şiddet araçları. Vahşiler gibiyiz, mikroskobu cop gibi kullanıyoruz. Cioran, Gözyaşları ve Azizler’de ise; Karpatlardaki çobanlar Almanya’daki profesörlerden ya da Paris’teki muziplerden çok daha fazla etkiledi beni” diyor. Çünkü orada insanı ve yaşamı görmüştür, duyguya, samimiyete, cana dokunmuştur, ideallere, soyut düşüncelere değil. Yaşamaktan, insandan, duygudan uzak, ayrı düştük. Ne uğruna, tıka basa idealler, içi boş kavramlar uğruna, adına ne dersek diyelim.

İdealler neye, kime yarıyor, hizmet ediyor? Daha çok ideale, paraya, mevkiye, başarıya, hükmetmeye. Birileri, birilerini daha çok hor görsün diye, aşağılasın diye, hükmetsin diye. Olup biten bu. İçimize tıka basa doldurduğumuz ideallerimiz, içi boş kavramlarımız. İnsandan, yaşamdan duygudan, samimiyetten çok uzak…