Hakan Yılmaz "Papalagi” Göğü Delen Adam başlıklı bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı...
“Papalagi” Göğü Delen Adam, Erich Scheurmann romanı.
Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse göğü delen anlamına gelir. Samoa'ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelir. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak görürler. Bu Beyaz Adamın içinden çıkıp kendilerine doğru geldiği bir deliktir. O, göğü delip geçmiştir.
Tuavii, Güney Pasifik’deki Samoa Adalarında yaşayan bir kabile şefidir. Kitapta Tuavii, Avrupa'da geçirdiği günleri bir mektup halinde halkına anlatır. Avrupalı Beyaz Adama (Papalagi) yönelik eleştirilerini ifade eder.
Tuavii’ye göre Papalagi'nin işi gücü etini sıkıca örtmeye çalışmaktır. Beyaz Adama göre gövde, kol ve bacaklar ettir. Ancak boyundan yukarısı gerçek insandır. Papalagi için et günahtır. Onun düşüncesine göre yüce olan tek şey ruhtur. Tuavii, beyaz adamın kör, gerçek mutluluğa karşı sağır olduğunu söyler. Bunları gizlemek için de örtünmesi gerekir.
Yerli halk ise güneşin ve ışığın özgür çocuklarıdır. Büyük Ruh'a (Tanrı) sadık kalırlar. Tuavii evlere taş kutular der. Bu taşlarla Büyük Ruh’un kalbi kırılmamalıdır. Bu yapılar güneşten, ışıktan ve yelden yoksundur.
Tuavii’ye göre Beyaz Adamın gerçek Tanrısı, kendisinin "para" adını taktığı yuvarlak metal ve kâğıttan başka bir şey değildir. Eğer insan çok fazla şeye gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir. Çünkü bu, o insanın, Büyük Ruh'un şeyleri açısından yoksul olduğunun kanıtıdır. Papalagi de yoksuldur, çünkü o tam bir şey (madde) düşkünüdür, şeyleri olmadan yaşayamaz.
Beyaz Adam, köy meydanında keyifli şarkılar söylemekten, güneşli bayram günlerinde dans etmekten, bedeninin mutluluğunu yaşamaktan acizdir. Yerlilere göre zaman sessiz ve uysaldır, huzur ister, güneşin altında yatağa uzanıp yatmak ister. Ve Tanrı'nın birçok eli vardır. Her ağaç, her çiçek, her ot, deniz, gökyüzü, gökyüzündeki bulutlar bütün bunlar Tanrı'nın elleridir.
Beyaz Adam güneş pırıl pırıl parladığında, güneş ne güzel parlıyor diye düşünmeye başlar. Bir Samoalı güneşin sıcak ışıkları altında kollarını, bacaklarını gevşetir ve hiçbir şey düşünmez. Güneşi bir tek kafasıyla duymaz, elleriyle, ayaklarıyla, bacaklarıyla, karnıyla, bütün organlarıyla hisseder. Bırakır, derisi, kolları, bacakları kendi başlarına düşünsünler.
Nikos Kazancakis, “Zorba”da, her şeyin ruhu olduğundan söz eder; odunların, taşların, bastığımız toprağın. Ve “taşların, çiçeklerin, yağmurun söylediklerini bir bilseydik!” der. Taşlar, çiçekler, yağmur ve insanlar, kucaklarımız ne zaman açılıp birbirimize sarılacağız? diye sorar. Güneş göründü; ısınsınlar diye avuçlarımı uzattım. Ağaç kabarması, göğüs kabarmasıdır. Ruhlarımız da ağaçlar gibi çiçek açar. Afrika vahşileri yılana taparlar, çünkü bütün vücutları toprağa değer ve böylece toprağın bütün sırlarını bilirler. Bu sırlara teniyle varır. Zorba doğaya bakar, doğayı içinde hisseder.
Papalagi, yerli halka ışığı getirdiğini söyler. O, başkaları aydınlansın diye ışığı elinin ucunda tutar. Fakat kendisi, kendi bedeni karanlığın içindedir. Işığı elinde tuttuğu için, ağzından Tanrı'nın adını düşürmemesine rağmen yüreği Tanrı'nın uzağındadır. Papalagi, çok ender anar Tanrı'yı. Ancak bir felaket yaşadığında ya da yaşam ateşi sönmeye yüz tuttuğunda, kendisinden daha büyük güçler, daha yüksek şefler olduğu aklına gelir. Beyaz Adam hep dışında arar Tanrısını. İçine dönüp bakmaz. İçinde hissettiği bir şey yoktur.
Son olarak Zorba’dan bir alıntı yapmak istiyorum.
“Komşumuz ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Ağa çok yoksuldu, hanımı, çocukları da yoktu. Ermiş bir adamdı Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı; hayır duası eder gibi elini başıma koydu; ‘Aleksi’ dedi, 'Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı'yı yedi kat gök ve yedi kat yer almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama.”