Haka Yılmaz'dan İmaj Yaşamlar başlıklı yazı...
Görme şekillerimiz, görülme şekillerimiz de. Bakarken, bakıldığımızın farkında değiliz. Gözetleme ve gözetlenme durumundayız. Yaşamımızda her şey bir imaja ve göstergeye dönüşüyor. Etrafımız her gün görüntü bolluğu içinde. Görüntü ağları ve paylaşımları içinde boğuluyoruz.
Boudrillard “varım, buradayım değil; görülüyorum, bir imajım; bana bak, bana!” diyor. Üretilen tüm makineler ekran haline geliyor. İnsanların birbirleriyle olan etkileşimi de ekranların etkileşimine dönüşüyor. Ulus Baker, Beyin Ekran kitabında gittikçe daha az okunduğunu, daha çok seyredildiğini vurguluyor. Ona göre her şey imaj oldu; cisimlere, hayata ve dünyaya dair elimizde imajlardan başka hiçbir şeyimiz yok artık. Baudrillard’a göre bakışın kendisi de ortadan kayboluyor. Örneğin fotoğraf makinesinin objektifi, bakışın yerine geçiyor. Yeni teknolojiler, yeni makineler, yeni görüntüler, interaktif ekranlar insan ile entegre bir devre oluşturuyor. Ekranlar, bedenimize entegre olmuş bir organımız gibi işliyor.
Bu noktada Boudrillard’ın simülasyon kuramına bakalım. “Simülasyon, gerçekten ve fiili olarak var olmayan bir şeyi gerçekmiş ve fiilen varmış gibi gösterme durumu.” Baudrillard, “Kötülüğün Şeffaflığı”nda simülasyonun, gerçek ile gerçek olmayanın “mış gibi ve/veya gibiler dünyasının” birbirine karıştığı, her şeyin imgeden geçtiği bir yeri, bir durumu gösterdiğini vurguluyor. Kitabında; “teknisyenler grev yaptığında, boş televizyon ekranını hayranlıkla izleyen adamın görüntüsü günün birinde XX. Yüzyıl antropolojisinin en mükemmel görüntülerinden biri olarak değer taşıyacaktır” diyor.
Her şey tek porsiyona dönüşüyor. İnsan daha çok hız istiyor ve hızlandıkça da kendini tüketiyor. Nesneler de tek kullanımlık, ilişkilerimiz de. Zygmunt Bauman, Bireyselleşmiş Toplum kitabında; “dünya atılabilir, tek kullanımlık nesnelerle dolu bir konteyner gibi” diyor. İnsanlar içinde bu durum böyle. Uzun süreli şeyleri yapmak mümkün değil. İnsan çok çabuk sıkılıyor, bıkıyor ve usanıyor. Görüntü ve iletiler hiç kesintiye uğramadan hızlı bir şekilde akıyor. Bu duruma uyum sağlamanın koşulu, öğrenmek değildir, unutmadır. Hız, sürekli değişim, sürekli tüketim, unutkanlık yapıyor. Bu durum ise algıda bir belirsizlik yaratıyor. Baudrillard’a göre, “çağdaş devrim, belirsizliğin devrimidir.” Daha fazla enformasyon ve iletişim bu belirsizliği artırıyor, her şey muğlaklaşıp silikleşiyor. İmaj sanayinin bize sunduğu şey işte bu belirsizlik.
Günümüzde her şey farklılık kavramı ekseninde dönüyor. Sürekli olarak farklı olmak, fark yaratmak gibi söylemler üretiliyor. Fakat iletişim ağlarında ‘farklı ol’ demenin ardında bir ‘farksızlık’, ‘aynılık’, ‘benzerlik’ söylemi var. Ekranlardan yayılan görüntü bolluğu içinde aynı şeyler gösteriliyor. Baudrillard’a göre artık ne özneyiz ne nesne, ne özgürüz ne yabancılaşmış, ne o ne bu. Birbirinizin yerine geçmenin verdiği hayranlık içinde aynıyız. Kendi evimizde, her türlü enformasyonla ve bir yığın ekranla çevrelenmiş olarak evrensel sıradanlığın içindeyiz. Baudrillard; “artık inanamıyoruz; ama inana inanıyoruz. Artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. Artık ne istediğimizi bilmiyoruz; ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz…. Artık yalnızca başkaları tarafından görülmüş olanı görüyoruz. Artık yalnızca görülmüş olanı görmeye muktediriz” diyor.
Deleuze’ün dile getirdiği gibi başkalarının rüyalarına kapılarak yaşıyoruz. Zygmunt Bauman, Yaşam Sanatı kitabında herkesin umutsuzca başkalarının gözlerinden onay, hayranlık ya da sevgi aradığını dile getiriyor.
İmajlara dönüşen bir dünya. Görünmek, göstermek ve izlemek üzerine bir yaşam. Sürekli değişen imajlar, hızın içinde her şeyi unutma. Tüketirken kendini tüketme. Belleğin iflası. Sadece bir imajım bak bana! Buna muhtacız…
Her ne olursan ol
Ya olduğu gibi görün
Ya göründüğün gibi ol
Hz. Mevlâna