Hakan Yılmaz, “Bir Fotoğrafımız Olsun!- 'Aşıklar Bayramı' Filmi Üzerine ” başlıklı bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı...

Film Kemal Varol’un “Aşıklar Bayramı” romanından uyarlanmış. Filmin yönetmenliğini Özcan Alper yapıyor. Filmin başrollerinde Kıvanç Tatlıtuğ (Yusuf) ve Settar Tanrıöğen (Heves Ali) oynuyor.

Kemal Varol’un üçleme romanı; “Ucunda Ölüm Var”, “Aşıklar Bayramı” ve “Babamın Bağlaması”ndan oluşuyor. Film “Aşıklar Bayramı” romanının uyarlaması fakat diğer romanlardan da bazı alıntılar filmde yer alıyor.

Film, baba-oğul hasreti, hesaplaşması, yüzleşmesi üzerine, aynı zamanda bir yol hikayesi.

Filmin başında bir fotoğrafçıda baba-oğul fotoğraf çektiriyor. Tam çekilirken baba oğlunun omzunu, ceketinin yakasını düzeltir, oğlu da ona bakar. Fotoğraf bu şekilde çıkıyor.

Yusuf, Latife Tekin’in “Sürüklenme” romanını okur. Tekin romanında “yüzümüze ölümün gölgesi düştüğünde hayat ısrarla yaşama şansı tanımak istiyor bize, türlü biçimlerde uyarıp tekrar tekrar sınıyor bunun için” diyor. Bu bir yersizlik, yurtsuzluk hissi, sevgi açlığı. Yaşamın içinde insanın sürüklendiğini fark edişi. Bu fark ediş de ölüme yakın zamanlarda kendini gösteriyor. Yusuf’un babasının yüzüne ölümün gölgesi düşmüştür. Ölüme yaklaşırken yaşadığını, içindeki hasretlikleri hatırlıyor. Bu yüzden de babası bir gece vakti elinde bağlaması ve bavulu ile çıkıp geliyor. Evde sadece anne-oğul fotoğrafı var. Babası Kırşehir’e gelmiş, annesinin mezarını ziyaret için. Onu da görmeden gitmek istememiş. Fakat Yusuf, “iyi düşünmüşsün, 25 yıl sonra” diyerek serzenişte bulunuyor. 25 yıllık ayrılık baba ile oğul arasında, kopan bağlar, özleyişler, yalnızlıklar, pişmanlıklar.

Yusuf sabah babasının ceketini koklar. Cüzdanına para koyar. Yolcu biletine bakar. Hastane tahlilleri vardır, fotoğrafını çeker. Yusuf avukattır. Arkadaşı Salim’i arar, tahlilleri iyi değildir. Babası kanserdir ve bütün vücuduna yayılmıştır. Hızla otogara gelir, otobüs gitmiştir. Yolda otobüsü yakalar ve babasını yanına alır. Babası önce Arkanya’ya sonra da Kars’a gidecektir, Aşıklar Bayramına. Her sene memleketin her yerinden aşıklar gelir, çalıp söylerler. Yusuf, “bizim okulda müzik öğretmeni Bedih Hoca vardı. O bahsetmişti” der Aşıklar Bayramından.

Bir benzin istasyonunda mola verirler. Yusuf biraz uyur. Uyandığında babasını arar. Arka tarafta bir mezarlık vardır. Babası Sümbül Arıkan’ın mezarı başında türkü söyler.

Gül Yüzlü Sevgilim Türküsü

Gül yüzlü Sevdiğim Ecel Kapımı

Çalmayınca Gönül Vazgeçmez Senden

Ruhuma Kastedip Tatlı Canımı

Almayınca Gönül Vazgeçmez Senden

Yar Senden Dost Senden

Arabada Yusuf babasına şunları söyler: “25 yıl boyunca bir kez bile arayıp sormadın beni. Neden? Bir kere bile arayıp sormana razıydım. Bir kere bile merak etmedin beni. Hiç mi aklına gelmedim onca yıl. Sen, ben onca yıl neler yaşadım biliyor musun? Onca yıl, yatılı okullarda her hafta sonu seni bekledim, seni. Şu bağlamanla bütün dünyaya laf ettin. Börtü böceğe söyledin, dağa bayıra söyledin, yavuklularına söyledin. Bana gelince bir tane söyleyecek kelimen yok mu?”

Arkanya’da Makam Dağı Hamamına gelirler. Babasına kıyafet alır çarşıdan. Berberde bir çocuk görür, bağlaması ile bir adam yani babasını. Sonra çıkıp fotoğrafçıya gelirler. Çocukluğunu hatırlar. Hamamcı babasını tanımıştır. Heves Ali’dir adı. “Vay ustam, göçmüş gitmiş ustam” der.

Yolda araba bozulur ve başka bir araba ile yola devam ederler. Bir göle tepeden bakarlar. Yusuf: “O yaz ilk defa beni yanında gezdirmiştin. Köylerde, kasabalarda çalıp söylemiştin. Ben burayı uçsuz bucaksız bir deniz zannediyordum. Gölmüş. Şimdi suyu azalmış.” Babası da; “tıpkı zaman gibi” der. Birbirlerinden ayrı geçirdikleri yılları, zamanları hatırlar. Hastadır, zamanın sonu yaklaşmakta, oğlu ile geçirebileceği son günleridir.  

Babası yolda kötüleşir, onu Elazığ’da hastaneye götürür. Bekir Çavuş gelir babasının arkadaşı. Birkaç saat sonra çıkarlar. Yusuf hemşirenin boynundaki uçak dövmesine bakar. Bir konağa gelirler. Aşıklar toplanmış türkü söylüyor. Babasını bırakır. Dilek hemşirenin evine gider. Dilek hemşire, “bu benim hayatım kimse karışamaz” der. Yusuf sabah uyanınca babasının yanına gider.

Heves Ali köyde, bir kadın yanına gelir. Ona “son kez göreyim diye geldim. Beni affet, hakkını helal et” der. Bahçede kadına türkü söyler.

Ben Meylimi Üç Güzele Düşürdüm  

Ben meylimi üç güzele düşürdüm

Biri Şems, biri Kamer, ille Elif

Onların aşkıyla aklım şaşırdım…

Yolda durduklarında babasına yaklaşır ve “bir fotoğrafımız olsun” der (selfie çeker). Arabada üzerini değiştirirken babası sırtındaki doğum lekesini görür. Ona dokunmak ister fakat dokunamaz, elini çeker.

Yusuf babasına sorar, adalet var mı? diye. Babası da, “bu dünyada olmadığını görecek kadar yaşadım. Ötekinden de şüpheliyim. Sen başka yerde, ben başka yerde. Öyle bitti gitti işte” diyerek iç geçirir. Yaşam baba ile oğlu başka yerlere savurmuştur.

Yusuf arabada uyur kalır. Rüyasında babasını boğduğunu görür. Titreyerek uyanır.  

Bir köyü yolu üzerinde babasını bırakır. Fakat dayanamayıp döner. Köye gelirler. Mamoş karşılar onları. Sofrada yemek yerler, bir hasretlik çeker. Semah dönerler.  

Şahi Muhyiddin Abdal

Bismişah Allah Allah

Hü Allah Hü Eyvallah

Secde Haktır Adem'e

Seyrangahız Aleme

El Ele El Hakka Dedik

Geldik Bu Deme

Heves Ali bir kapıyı vurur. Fakat açılmaz. Bir kadın (Zere Kadın) elinde sazı ile çıkar gelir. Birlikte türkü söylerler. Mamoş hikayelerini anlatır. Heves Ali ile Zere Kadın birbirine aşıktır. Kadına bir türkü yakar. Fakat kadın bu türkünün kendine yakılmadığını anlar. Ve o günden sonra görüşmezler.  

Zere Kadın Yusuf’a, “olan oldu, geçen geçti. Hepimizin payına da ayrı hikaye düştü. Onun kalbi o sazın içinde attı durdu hep” der.

Heves Ali, “açlarla aşıkların uykusu gelir mi hiç?” der. Burada “Ucunda Ölüm Var” romanından bir alıntı yapılır. “Eni sonu herkes bilirdi ki dünya üzerinde bir aşıkların, bir de açların uykusu gelmezdi.”

Yolda kontrol vardır. Polis bagaja bakar. Babasının bavulundaki kefeni görür. Heves Ali dervişler gibi kefenini yanında taşır. Eskiden dervişler kefenlerini sırtında taşırlarmış. Bunun anlamı ölümü yani dünyanın geçiciliği hatırlamaktır. Heves Ali de yaşamının son günleri olduğunun farkındadır.

Erzurum’da aşıklar kahvesine gelirler. Yakup karşılar onları. Yusuf cezaevinde müvekkiline gider. Babasını hastaneye kaldırırlar. Yusuf hastane odasında babasının bağlamasının tellerine dokunur. Elini tutar. Kasketine bakar, içinde çocukken çekilmiş fotoğrafı bulur. Filmin ilk sahnesindeki çektirdikleri fotoğraftır bu. Arkadaşları başında türkü söylerler. Arkadaşı doktor Salim gelir. Yusuf ona; “bunca yıl sonunda bulunca insan, keşke birkaç günümüz daha olsa” der. Ambulansla Kars’a giderler, aşıklar bayramına katılır. Dönüş yolunda vefat eder. Yusuf bağlamayı alır, ağlar. Babası ile çocukluğundaki gölü hayal eder. Filmde ilk defa baba der.

Yakup, “baba dediğin zaten yarım kalmış bir kelimedir. Babalar hep yarım kalır” evlat der ona.

Arabasında babasının kasetini dinler. Fotoğrafa bakar. 

Bir baba oğulun 25 yıl aradan sonraki hasreti. Yoldaki bakışlar, hikayeler, insanlar, dağlar, ovalar, köyler ve kasabalar. Heves Ali bir halk aşığı, ozan. Köy köy kasaba kasaba gezen, türkü yakan, gittiği yerlerde gönlünü düşüren bir halk aşığı. 25 yıl önce oğlunu bırakıp gitmiş. Kendisi de çocukken ailesinden ayrı düşmüş. Baba ile oğulun yolculuğu Kırşehir’den başlıyor. Sonrasında Arkanya’ya (hayali bir yer, Diyarbakır’ın Ergani ilçesi olabilir),  Elazığ’a, Bingöl’e, Erzurum’a, Kars’a gidiyorlar. Arkanya Yusuf’un doğduğu yer. Çarşıyı gezerken fotoğrafçıyı ve çocukluğunu hatırlıyor. Anılar içinde yapılan bir yolculuk, bir iç yolculuğa dönüşüyor. Babası ile olan anılarına kavuşuyor. Babasına serzenişleri var tabiki de. Fakat kasketinde fotoğrafı bulması, babasının doğum lekesine bakışı, onun hastalığı baba ile oğulu yıllar sonra birbirine yaklaştırıyor. Babasını anlamaya çalışıyor. Çevresindeki arkadaşlarını, dostlarını, aşık olduğu kadınları, gittikleri köylerdeki insanları, babasına duyulan sevgi ve hürmeti görüyor. Babasından kalan bağlamaya bakarak ağlıyor ve ona baba diye sesleniyor. Yakup’un da dediği gibi baba, yarım kalmış bir kelime, babalar hep yarım kalıyor. Baba ile oğul sevgilerini doyasıya yaşayamıyor, hasret kalıyorlar hep birbirine. Babanın sevgi göstermedeki utanma duygusu oğulda hep bir sevgi açlığı doğuruyor.

Kemal Varol “Babamın Bağlaması”nda ise Yusuf’un babasının ölümünden sonrasını anlatıyor. Yusuf babasının cenazesini ilk kitaptaki (Ucunda Ölüm Var) Ağıtçı Kadın’ın mezarının yanına defin ediyor, Arguvan’a. Yol başa sarıyor, Kars’tan Arguvan’a dönüyoruz. Heves Ali son kez doğduğu topraklardan geçiyor. Ve dönüş yolunda babasını özlüyor Yusuf. Bu özlemle ona daha bir yaklaşıyor ve kendi hayatını sorguluyor.

Yusuf eski sevgilisi Aylın ile buluşmaya giderken yolda bir anne ve oğlunu görüyor. Hava çok soğuk ve onları arabasına alıyor. Çocuk yolda sürekli ağlıyor. Çocuğun adı Ali. Yusuf babasından yadigar bağlamayı Ali’ye hediye ediyor. Babası ile, kendi ile olan hesaplaşmasını yapıyor. Küçücük bir çocuğu mutlu ediyor. Ali de kendi çocukluğuna dönüyor. Ve Yusuf yıllarca babasının yokluğunda düştüğü kuyudan çıkıyor. İnsanın, insana sıcaklığıyla…