Hakan Yılmaz, "Beklenişi Olmayan Bekleyiş, “Torino Atı” Filmi Üzerine…" başlıklı bir yazı yazdı. İşte o yazı...

Beklenişi Olmayan Bekleyiş…

“Torino Atı” Filmi Üzerine…

Lars Von Trier, iyi bir filmi, ayakkabının içinde kalmış taşa benzetiyor. Tarkovski insanı derinden sarsan filmler yapmak istediğini ifade ediyor. Ortega y. Gasset aydının varlığının insanları mutlu etmek için değil, tedirgin etmek için olduğunu ifade ediyor. Kafka ise şöyle diyor:  “Eğer okuduğumuz kitap bizi kafamızın ortasına inen bir yumruk gibi sarsmıyorsa, niye boşuna okuyalım ki? Bizi mutlu etsin diye mi? Tanrım! Mutlu olmak için kitap okuyorsak hiç kitabımız olmasın daha iyi; bizi mutlu eden o kitapları yeri geldiğinde kendimiz bile yazabiliriz. Bizi yıkıma uğratan ve derin bir kedere boğan kitaplar okumalıyız; öyle ki bir kitap, kendimizden daha çok sevdiğimiz birinin ölümüne tanık olmuş kadar, ormana sürgün edilip herkesten uzaklaşmış kadar, bir intihar kadar etkilemeli bizi. Bir kitap, içimizdeki donmuş denizin ortasına inen bir balta olmalıdır.”

Bir film ya da kitap bizi rahatsız etmeli, ayakkabının içinde kalmış taş gibi. Bizi oldukça rahatsız eden bir film, Macar yönetmen Bela Tarr’ın “Torino Atı.”  

Film, Nietzsche ile ilgili bir anekdotla başlıyor:

“3 Ocak 1889, Torino… Friedrich Nietzsche, Via Carlo Alberto 6 numaralı evinden dışarıya gezinmek ya da mektuplarını almak için postaneye gitmek üzere çıkar. Ondan pek uzak olmayan bir mesafede, daha ziyade ondan uzaklaşır bir vaziyette faytoncunun biri, inatçı atıyla cebelleşmektedir. Tüm zorlamalarına rağmen at kıpırdamamakta direnmektedir. Bundan dolayı faytoncu Guiseppe ya da Carlo ya da Ettore’nin sabrı taşar ve kırbacıyla ata vuruverir. Nietzsche olayın intikal ettiği yere gelir ve bu da o anda öfkeden köpürmekte olan faytoncunun sebep olduğu bu gaddarca harekete bir nokta koyar. Sağlam yapılı ve bıyıklı Nietzsche aniden faytonun üzerine atlar ve kolunu ağlar bir vaziyette atın boynuna dolar. Komşusu onu evine görür o da iki gün boyunca divanın üzerinde o bağlayıcı son sözlerini fısıldayana kadar sessiz bir şekilde kımıldamadan yatar: ‘Anne, tam bir aptalım‘ diyerek uysal ve bunamış bir vaziyette, annesinin ve kız kardeşlerinin yardımıyla on bir yıl daha yaşar. Ata gelirsek, bildiğimiz bir şey yok.”

Film Nietzsche’nin at ile karşılamasından sonrasını anlatıyor. Film siyah-beyaz. Filmin girişinde uzun çekimde atı ve arabacıyı izliyoruz. Rüzgarın içinde yol alıyorlar. Mihaly Vig’in sürekli tekrar eden kasvetli müziğinin içinde.

Atın sahibi yaşlı adam (Janos Derzsi) ve kızı (Erika Bók) derme çatma bir evde yaşıyorlar. Baba ve kız film boyunca birbirleriyle neredeyse hiç konuşmuyor. Sürekli olarak aynı yemeği (patates haşlaması) yiyor ve aynı işleri yapıyorlar. Bir sabah yaşlı adam atı ahırdan çıkarıyor fakat at hareket etmiyor. Adam acımasızca atı kırbaçlıyor ama at hiçbir tepki vermiyor. At hastalanıyor, hiçbir şekilde hareket etmiyor, kendini dünyaya kapatıyor.

Camdan dışarıya bakan yaşlı adam bir kaçış yolu bulamıyor ve evde kapana kısılıyor. Bela Tarr burada varoluşun dramatik sıkıcılığını, durağanlığını ve yavanlığını aktarıyor. İnsan yaşamaya mecbur kılınmıştır ve yaşamın tekrar eden varlığı onu bıktırıyor.

Kızı evlerinin hemen yanında bulunan kuyudan her sabah su getiriyor. Bir gün kuyuda su kalmıyor. Evi terk ediyorlar fakat geri dönmek zorunda kalıyorlar. Çünkü gidecekleri başka bir yer yok. Ayrıca hava koşulları da buna izin vermiyor. At da hareket etmiyor.

Film baba ve kızın çaresizliğini anlatıyor, sıkışmışlığını, yaşam karşısında tükenişlerini. Film boyunca hep rüzgar esiyor, sesini duyuyoruz. Rüzgar aynı zamanda yok edici, yıkıcı; çöküşü ve ölümü temsil ediyor. Dünyaya fırlatılmış ve terk edilmiş insanoğlunu. Rüzgar da insanı bir oraya bir buraya savuruyor, tıpkı yaşam gibi.

Yaşamları her gün aynı, sürekli aynı şekilde tekrar ediyor, hatta bu tekrar ediş bıktırıcı. Hareket edemeyişleri ile hayatları tıkanmış durumda, gelecek ya da umut diye bir şey yok. Filmde bu durum uzun çekimlerle anlatılıyor. Sıkıntı, kasvet uzatılıyor. Gaz lambası tükeniyor, kuyu kuruyor, at kıpırdamıyor, ateş sönüyor. Hayata dair canlı olan ne varsa teker teker sona eriyor, yok oluyor. At ahırda, karanlığın içinde, hapsedilmiş, kapana kısılmış durumda. Aynı şekilde evde baba ve kızı. Eve hapsolmuş durumdalar. Yaşlı adamın atı dövmesi aslında kendi çaresizliğinin bir yansıması. Yaşlı adam kendi çaresizliğinin kurbanı.

Bela Tarr filminde 6 günlük bir bölümleme yapmış. Bu Tevrat’ta yer alan Yaratılışın 6 gününü çağrıştırıyor. Tevrat’ta Yaratılış “ışık olsun” ile başlıyor. Filmin sonunda ışık sönüyor, gaz lambası tükeniyor, ocaktaki közün ateşi de kayboluyor. Her şey karanlığa gömülüyor. Yaratılış’ta yer alan ışık bir nevi tersine dönüyor, karanlığa, çöküşe, ölüme, her şeyin sona erişine.   

Bela Tarr’ın filmleri karamsar bir atmosfere ve temaya sahip. Filmleri yaşama karşı acı bir gülüş. Hayatın kendisi de öyle!

İnsanlar yaşamın yalnızca çaresiz gözlemcileri ve kurbanları.

Ne kadar uğraşırsak uğraşalım kapana kısılmış durumdayız.