Hakan Yılmaz'ın yazısı şöyle...
Okan Bayülgen bir röportajında şunları söylüyor:
Şimdi her şey daha hızlı, daha ucuz, daha çabuk. Yemek yememiz, aşklarımız, okumamız, eğitimimiz, öğrenmemiz, ilişkilerimiz, iletişimimiz… Hedonizm (hazcılık) iddiası içindeyiz ama hiçbir şekilde hedonizm yaşamıyoruz. Yaşadığımız şeyin adı narsisizm (kendini çok beğenme, kendine aşık olma)... Bakın bana, bakın benim arabama, yediğim yemeklere, tatile gittiğim yere, üzerimdeki kıyafete, kimle beraber olduğuma, bakın bu sabah ne kadar güzelim... Bütün bunlarla örülü bir iletişim yaşıyoruz. Birbirimizi de bunun dışında değerlendiremiyoruz. Filanca çok değerli, neden? Çünkü çok para kazanıyor, çok güzel, onun sevgilisi bu. Biri kendine ‘mutlu muyum’ dediğinde insanların anladığı tek şey tüketmek. Daha çok tüketebildiğimizde, daha çok tüketme ihtimalimiz olduğunda kendimizi mutlu hissediyoruz.
Bayülgen’in sözünü ettiği bu insanlar, her şeyi gösterme ve görünür olma derdinde. Başkalarına göstermedikçe kendi olamıyor, kendini, kendine kabul ettiremiyor. Bir tür gösteri, gösteriş, teşhir etme durumunu yaşıyor. Gösterme arzusu ve görme açlığı içinde kıvranıyor, can çekişiyor. Kendini göstermek için hayatını harcıyor. Bunun bedeli ise duyarsızlaşma. Tekrar ve alışma, kanıksama, şekilcilik. İnsanı kemiren, yutan görünememe korkusu. Görüntü yığınının altında kalan, ezilen hayatlar. Vitrinlerdeki mankenler yığını.
Jean Baudrillard, “Kötülüğün Şeffaflığı” kitabında, “varım, buradayım değil; görülüyorum, bir imajım; bak bana, bak!” diyor. Her şey bir gösterge sanayisine dönüşüyor. Bize şipşak bir bellek, doğrudan bir bağlantı, anında doğrulanabilecek bir tür reklam kimliği gerekiyor. Her kişi kendi görünümünü arıyor. Artık yalnızca başkaları tarafından görülmüş olanı görüyoruz. Yalnızca görülmüş olanı görebiliyoruz. Zygmunt Bauman da “Yaşam Sanatı” adlı kitabında, “herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor” diyor. Sürekli olarak başkalarının gözüne, beğenisine muhtaç ve ona göre yaşıyor. Başkaları görsün, desin diye yapıyor.
Bu noktada Soren Kierkegaard’ın “inotantik” insanına bakalım. İnotantik insanlar, otomatik ve risksiz hayat tarzlarını izler. Kendilerine ait değildirler, hareket noktaları kendileri değildir, gerçekliği olduğu gibi görmezler, toplumda oynanan kurgusal oyunlara tamamen gömülüdürler. Toplumun gündelik rutinleriyle uyutulur, toplumun ona sunduğu zevklerle mutlu olur. Duygusuz bir güvenlik içinde yaşamını geçirir. Diğerlerine benzer, kalabalığın içinde bir taklit, bir sayı olurlar.
Bayülgen’in röportajında ifade ettiği insandır bu. Başkalarının isteklerine saplanıp kalan ve başkalarını taklit eden insandır. Kendini yalnız giyimiyle tanır, aldıklarıyla, gezdikleriyle, yedikleriyle gösterir. Tükettikleriyle var olmaya çalışır. Yalnızca göründükleriyle var olabilir. Sadece dış görünüşü vasıtasıyla bir kimliğe, benliğe sahiptir. Her şeyi tüketir, içini boşaltır. Ve tüm bunlar için çırpınır, ömrünü tüketir.
Barış Manço’nun “Halil İbrahim Sofrası” şarkısında söylediği gibi; sapa, kulba, kapağa itibar edenlerdir, para, pula, ihtişama aldanıp kananlardır. Fakat içi boş tencerenin bu sofrada yeri yoktur, içi boş insanların da bu dünyada yeri yoktur.
Siz onlara bakmayın!