Hakan Yılmaz, "Saatlerinizi Ayarlayalım mı?!…" adlı bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı...

“Saatleri Ayarlama Enstitüsü” Ahmet Hamdi Tanpınar romanı. Roman modernleşme sürecimiz, doğu ile batı arasında kalışımız ve yaşadıklarımız üzerine. Hayri İrdal, romanın hem anlatıcısı hem de kahramanı. Bir de Mübarek (ayaklı, eski bir saatin adı). İrdal’ın hayatı ne geleneksel ne de modern olabilen bizi, ülkemizi temsil ediyor. İrdal romanda kendi hayat hikayesini ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü anlatıyor. Bu hikaye aynı zamanda ülkenin modernleşme sürecini ifade ediyor. Arada kalmışlık durumumuzu…

Roman dört bölümden oluşuyor: Büyük Ümitler, Küçük Hakikatler, Sabaha Doğru, Her Mevsimin Bir Sonu Vardır.

“Büyük Ümitler” bölümünde, Hayri İrdal ailesini anlatıyor. Babasının arkadaşları Abdüsselam Bey, Eczacı Aristidi Efendi ve Seyit Lütfullah, Kayser Andronikos’un hazinesinin peşindedir. Büyü ve simya ile ilgileniyorlar. Ekonomik durumları gittikçe kötüleşiyor.  1912 yılının şubat ayında bir gün Aristidi Efendi’yi yanmış buluyorlar.  Ve böylece hazine ve altın arama işi sona eriyor.

Hayri İrdal hayatında hep kendini seyirci olarak görüyor. Kendi hayatının içine bir türlü giremiyor, hep dışarda kalıyor. Hayatı boyunca kendi kararlarını kendisi veremiyor, kendi olamıyor. Hep başkaları tarafından yönlendiriliyor. Onun bu durumu ülkemiz ile aynı. Modernleşme meselesi de bize dışardan gelmiş. Kendi hikayemizi bir türlü kendimiz yazamıyor ve yaşayamıyoruz. Başkaları söylüyor ne yapacağımızı.   

“Küçük Hakikatler” bölümünde İrdal savaştan dönüyor. Sonrasında iki evlilik yapıyor. Bu sırada başına bazı felaketler geliyor. Yanlış bir anlaşılmadan dolayı akıl hastanesine gidiyor. İrdal, Doktor Ramiz ile tanışıyor. Doktor Ramiz kendisine değer verilmediğini düşünüyor. Bu yüzden de herkese karşı kırgın. Doktor psikanalize,  Freud‘a çok meraklı ve rüyalarla yakından ilgileniyor. Hayri İrdal onun için hasta adamdır. “Hasta adam” ifadesi, Osmanlı'nın son dönemini temsil eden bir metafordur. Doktor Ramiz belirlenmiş bir rüyayı Hayri Beye zorla gördürmeye çalışıyor. Bu durum da toplumun zorla dönüştürülmesini ifade ediyor.

Hayri İrdal’ın İlk karısı Emine Hanım vefat ediyor. Kızı Zehra ve oğlu Ahmet ile yalnız kalıyor. Sonrasında ise Pakize Hanım ile evleniyor. Bu bölümde Şehzadebaşı’ndaki kıraathaneyi anlatan uzun bir kısım yer alıyor. İrdal‘a kıraathaneyi tanıtan Doktor Ramiz. Doktor Ramiz de Hayri İrdal da aslında eşiği geçememiş insanlar. Korkuları ve kaygıları peşlerini bir türlü bırakmıyor. Tanpınar, kıraathaneyi anlatırken toplumumuzun iki uygarlık arasında (Doğu ve Batı) bocalayışını, sıkışmışlığını dile getiriyor. Hayri İrdal İspritizma Cemiyeti’ne (ruh çağırma) gidiyor. Bu cemiyette üç günde bir yukarı alemden gelen tebliğler yorumlanıyor ve yayınlanıyor.

“Sabaha Doğru” bölümünde İrdal işsizlik ve yoksulluk ile boğuşuyor. Bu sırada Halit Ayarcı ile tanışıyor ve yaşamında yeni bir dönem başlıyor. Hayri Bey Muvakkit Nuri Efendi’nin yanında çalışmış ve ondan saat tamirciliğini öğrenmiştir. Osmanlı’da muvakkitler, çeşitli aletlerle namaz vaktini belirler, gözlem yaparak zamanı tespit ederler. İrdal, Ayarcı’nın saatini tamir ediyor.

Hayri İrdal, Halit Ayarcı’nın kurduğu Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde müdür yardımcısı oluyor. Ayarcı sürekli olarak yeniliği savunuyor. Enstitü kağıt üzerinde kuruluyor, sonrasında bina ve personel tahsis ediliyor. Fakat işlerin ne olduğu ve kimin ne iş yapacağı belli değil. Bir işleri vardır fakat yapacakları işleri yoktur. Ayarcı’nın kafasında oluşan işler ve iş yapanlar var sadece. Enstitü memurlarının yarısı Halit Ayarcı’nın yarısı ise Hayri İrdal’ın akrabalarından oluşuyor. Ayrıca bir Saat Sevenler Cemiyeti kuruluyor. Hayri İrdal “Şeyh Ahmet Zamani’nin Hayatı ve Eseri” adında bir kitap yayınlar. Fakat böyle bir kişi yaşamamıştır. Kitap gazetelerde büyük bir ilgi görüyor. Hatta Hayri Beyin eşi Pakize Hanım ile röportajlar yayınlanıyor. Bu röportajlarda İrdal, çok modern biri olarak tanıtılıyor. Hiç olmadığı biri gibi sunuluyor. İnsanlara olmadığı gibi gösteriliyor. Aslında koskoca bir yalan dünyası oluşturuluyor.

Halit Ayarcı romanda şöyle diyor: “Dostum, işler bizden sonra dünyaya gelmişlerdir. İşleri onları görecek adamlar icat eder. Biz de bunu icat ettik… Etrafımıza zaman şuurunu vereceğiz. İçinde yaşadığımız havaya bir yığın kelime ve fikir atacağız. İnsan, her şeyden evvel iştir, iş ise zamandır, diyeceğiz… İnsanlar saatlerini ceplerinde gezdirdikleri, onu güneşten ayırdıkları zaman medeniyet en büyük adımını attı. Tabiattan koptu. Müstakil bir zamanı saymaya başladı. Fakat bu kadarı kafi değil… Bir nevi otomatizm. Asrımızın asıl büyük zaafı ve kudreti. İçten içe hazırlanan aydınlık ve düzenli yeni Orta Çağ’ın temeli ve belkemiği… Tam çalar sat gibi konuşup susacak insanlar… Plak insan, harika…”

İrdal ise durumunu şöyle anlatıyor: Ne garipti, hepimiz Halit Ayarcı’nın elinde bir kukla gibiydik. O bizi istediği noktaya getiriyor ve orada bırakıyordu. Ve biz o zaman, sanki evvelden rolümüzü ezberlemiş gibi oynuyorduk.”

Vidolu nakit cezasından elde edilen sermaye ile Hürriyet Tepesi’nde enstitü için yeni bina yapılıyor. Ayrıca Saatleme Bankası açılıyor. Bunun yanında bir kooperatif kuruluyor ve Saat Evleri denilen personele tahsis edilen bir mahalle meydana getiriliyor

Hayri İrdal “Şeyh Ahmet Zamani’nin Hayatı ve Eseri” adında bir kitap yayınlar. Fakat böyle bir kişi yaşamamıştır. Hayri İrdal kendi deyimiyle, on yıl müddetle dünyanın en yeni, en faydalı müessesenin müdür yardımcılığını yapıyor. Fakat buradaki işini anlamsız buluyor. Yine de işsiz kalmaktan korktuğu için bu duruma katlanmaya devam ediyor. Çünkü kendisi ortada yok, onu yönlendiren, yön veren Halit Ayarcı.

Her Mevsimin Bir Sonu Vardır bölümünde, Milletlerarası Saat Ayarlama Enstitüleri Kongresi’ne gelen heyetin reisi telefon ederek saatin kaç olduğunu soruyor. Sonra duvardaki saate bakıyor ve “böyle bir kolaylık varken bu müesseseye ne lüzum var” diyor. 3 gün sonra müessese kaldırılıyor. Tasfiye için daimi bir tasfiye komisyonu kuruluyor. Bütün herkes orada görevli oluyor. Aslında enstitünün kaldırılışı bile ayrı bir iş özelliği kazanıyor. Burada çalışmaya devam ediyorlar. Değişen bir şeyin olmadığı görülüyor. On sene evvel her yaptığı beğenilen, övülen bu teşkilatı dünyada bir örnek gibi gösteren gazeteler, şimdi ise yerin dibine sokuyorlar.

Romanda Hayri İrdal şunu söylüyor: “Hayri Beyefendi, bizim Hayri, sizin Hayri, dalgın Hayri… Ne kadar çok Hayri var. Ne olur birkaçını yolda eksek. Herkes gibi ben de bir tek insan, kendim olsam.” “En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.”

Hayri İrdal’ın bu serzenişi aslında ülkemizin içinde bulunduğu durumu gösteriyor. Batılı Türkiye, Doğulu Türkiye vb. İçerde ise kaygı ve korkular. Kimlik bunalımları. Taklitler. Taklitçiler. Gösteriş kültürü.  

Ne oralıyız ne de buralı… Arada kalmış, kopmuş, içi boşalmış, yabancılaşmış insanlar ve bir toplum… Ne geleneğin yeri var ne de modernin, yeninin. Her şeyin gösterişe, taklitçiliğe, panayıra dönüştüğü bir kültürün ortasındayız…