Hakan Yılmaz "İnsan: Seyirlik Bir Nesne!" başlıklı köşe yazısı kalem aldı. İşte o yazı...

“Beni Kör Kuyularda” bir Hasan Ali Toptaş romanı. 

Romanda köyünden göç edip şehre gelen bir ailenin yaşadıkları anlatılıyor. Bir gecekonduda yaşıyorlar. Oğulları Hüseyin dört yıldır kayıp. Bir gün kızları Güldiyar ağlayınca gözlerinden yaş yerine taş dökülüyor. Kızının durumuna dayanamayan anne de ölüverir. 

Ve zamanla Güldiyar seyirlik bir nesneye dönüşür. Kızı görmek için insanlar eve her gün gelirler. Kalabalıklar her geçen gün daha da artar. Taş döküldüğüne inanamayan ve bunu bizzat kendi gözleriyle görmek isteyen insanlar da, karga sürüsü gibi her gün başına toplanıyorlar kızın. Güldiyar o gün ağlamamışsa, taşların döküldüğünü göremedik diye, ertesi sabah tekrar geliyorlar. Baba Muzaffer ne yapacağını şaşırır. Arkadaşı Dursun ona yardım etmek için yeğeni Cihan’ı çağırır. O da arkadaşı Rüstem ile birlikte gelir. Kalabalığı bir düzene sokarlar. Liste yaparlar, ona göre sıra ile eve alırlar. Kızı da doktora götürürler. Doktorların söylediğine göre yapılacak hiçbir şey yoktur. Çaresizce eve dönerler. Adamlar Muzaffer’e yemek de getirirler. Bu sırada Rüstem ortadan kaybolur. Başka adamlar gelip gitmeye başlar. 

Muzaffer evini satıp, kızıyla birlikte köyüne dönmek ister. Ama adamlar izin vermez. Çünkü girişte gelenlerden para alıyorlardır. 

İnsanlar küçük odaya girip maymun seyreder gibi acayip bir iştahla kızı seyrederler. Ağladığını göremezlerse hem somurtur hem de kötü kötü homurdanırlar. Gözlerinden taş döküldüğünü gördüler mi de, gördük, gördük diye sevinirler. 

Muzaffer şehre gelişinin pişmanlığını yaşar. Şehir onlara yaramamıştır. Babasını ve annesini düşünür. Hatta onların seslerini duyar. Babası şehre gitmesine karşı çıkmıştır. Babasının sözleri kulağında yankılanır: “Bir tamahtır aldı, saman çöpü gibi savurdu seni.” 

Zamanla evin önüne simit satan iki çocuk, bir çekirdekçi de gelmeye başlar. Ayrıca Güldiyar’ın gözlerinden dökülen taşları seyretmeye gelenleri seyretmeye gelenler de vardır artık. Bu tür insanlar da ortaya çıkmıştır. 

Kurulan bu çarkın gerisinde kimlerin olduğunu da kimse bilmez. Gelen adamlar da bilmiyor. Bir gün polis geliyor fakat hiçbir şey yapmadan dönüyor. Günün birinde de bir adam geliyor. Kızı görmek için gelenleri görüyor. Görmek için fazlasıyla talep vardır. Adamlara günlük hasılatı artırmak gerektiğini söyleyip gidiyor. 

Kızın arkasına bir perde çekiyorlar. Perdenin arkasından ağlaması için bıçakla biri sırtına dürtüyor. Bu yaraların sonucunda kız ölüyor. Muzaffer yerinden kalkamıyor. Gözlerini kırpmadan, Güldiyar’dan kalan boşluğa bakıyor. 

Kızı defnedip geliyorlar. Salon ağzına kadar doludur, herkes durmuş, Muzaffer’e bakıyor. Bu sefer de adamı görmek istiyorlar. Çünkü minderin üstünde oturan kızı o hala görüyordur. Boş mindere bakan, gözlerini oradan ayırmayan Muzaffer’i görmek için insanlar yine her gün akın akın avluya geliyorlar. Yanında durması için de bu sefer arkadaşı Dursun’u koyuyorlar. 

Romanın adı Beni Kör Kuyularda. Kuyu kuyu derinleşip giden açlıklarımızın karanlıklarında kayboluyoruz. Bir görme açlığının, seyretme çılgınlığının içine düşüyoruz. 

Dünyamız adeta kocaman bir vitrine dönüşmüş. Seyrediyoruz, hatta seyredenleri de seyrediyoruz. Bakıyoruz, bakıldığımıza da bakıyoruz. Ve seyretmekten de seyredilmekten de büyük bir haz duyuyoruz. İnsanların acılarından da keyif alıyoruz. Bu acıları görmek için can atıyoruz. Kötüler gelip bize kötülük edinceye kadar iyi oluyorlar. Yeter ki bize bulaşmasınlar. Bize dokunmayan yılan bin yaşasınlar… 

Hepimiz seyirlik bir nesneye dönüşmüş haldeyiz.