Hakan Yılmaz AĞLAYAN ÇAYIR başlıklı bir yazı kaleme aldı.
“Ağlayan Çayır” Angelopoulos'un 2004 yapımı filmi.
Film, 1919 yılında Selanik’te büyük bir nehrin kıyısında başlar.
Ellerinde bavullarıyla bir grup insan. Bir adam önde yürüyor. Yanında karısı ve çocukları.
Nehrin karşısından biri onlara seslenir.
- Hey kimsiniz siz? Nereden geliyorsunuz?
- Biz Yunanız. Odessa’dan gelen mültecileriz. Tekneler bizi Selanik’e getirdi. Eski bir dikilitaşa ve nehre varacaksınız dediler. Dikilitaştan nehre kadar olan topraklar sizindir dediler. Oğlumun yanında duran küçük kız bizim değil. Onu bulduğumuzda annesinin cesedi üzerinde ağlıyordu.
- Adın ne senin?
- Eleni.
Spyros (baba) Eleni ile evlenecektir. Düğün sırasında Eleni, Spyros’un oğlu ile kaçar. Bir adam onları Selanik’te tiyatro binasına getirir. Selanik; mülteciler şehridir. Tiyatro onun evidir. Sokaklarda “Kemancı Nikos” diye tanınır.
İkiz bebekleri olur. Bebekleri Selanik’te bir aileye evlatlık verirler. İstasyon civarında bir eve (müzisyenler evine) yerleşirler. Bir sabah farklı enstrüman sesleri gelir. Ardından silah sesleri duyulur. Nikos vurulur ve ölür.
Markos adında bir müzisyen ile tanışırlar. Akordeon çalışını beğenir. Onu da Amerika’ya götürürler. Eleni yapayalnız kalır. Bir gün onu alıp götürürler ve bir hücreye kapatırlar.
Eleni döndüğünde evler yakılıp yıkılmıştır. Bir oğlu askerdedir. Bir tren gelir ve kadınlar bağırarak koşmaya başlar. Eleni de Yannis diye bağırır. Kadınlar
yerde yatan oğullarına sarılırlar. Yannis nehrin diğer tarafında
yerdedir, ölmüştür. Gece boyunca Eleni sürekli sayıklar. Sabah bir
kadınla birlikte yasak bölgeye gider. Yannis gerilla, Yorgis ise
yüzbaşı olmuştur. Eleni yıkıntılar içinde Yorgis’i bulur. Oğluna yaklaşırken
hayatta artık kimsesinin kalmadığını söyler. İç savaşta karşıt cephelerde iki oğlu da
ölmüştür.
Eleni kocasından bir mektup alır.
“Mart 1945. Dün gece rüyamda birlikte nehrin kaynağını
bulmak için yola çıktığımızı gördüm. Yaşlı bir adam yol gösteriyordu.
İlerledikçe nehir giderek küçüldü ve derelere bölündü. Çok
yukarılarda karlı dağların üstünde yaşlı adam bize yaban otlarının
bittiği gölgeli ve nemli toprağı işaret etti. Her çim yaprağı bir parça
çiğ tutuyordu. Hepsi bir süre sonra çiğ damlasını yumuşak toprağa
bırakıyordu. Bu çayır dedi yaşlı adam, nehrin kaynağıdır. Sen uzandın
ve ıslak çimlere dokundun. Elini kaldırdığında birkaç damla
yuvarlandı. Ve gözyaşları gibi toprağa düştü.
AğlayanÇayır’ın hikayesidir bu.
Ağlayan Çayır, bir trajedidir. Eleni de tıpkı Troyalı Helen gibi; ne vatanı vardır, ne de sonunda bir kalbi kalmıştır geride.
Çocuklarına dokunamayan bir anne.
Savaş ve mültecilik arasında kayboluş.
Ve insan sesleri, müzik sesleri, silah seslerine karışıyor….