Başak Nakilcioğlu, Kızıl Güneşler Cennetinde başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Gün batımını gördüğünüzde neler hissedersiniz? Ben gün batımlarını çok güzel bulurum. Karanlık basmadan önce kızılın tonları, gökyüzünde son kez dans eder. Renkler hiçbir zaman, bir gün önceki gün batımıyla aynı olmaz. Her seferinde farklı tonlar, farklı renkler, farklı bulut kümelenmeleri olur. Hem bir burukluk olur insanın içinde, hem de sabah olacağına dair güven. Yitip gitmişliğin en güzel, en asil görüntüsüdür belki de. Mutlak sona bir güzellemedir ve bizi batışıyla doğacak güneşe, yeniden başlayacak güne hazırlar.
Bundan tam 100 yıl önce atalarımız, geleceğin sabahlarını yeni güneşler aydınlatsın diye batan kızıl güneşlerdi. Bundan tam 100 yıl önce, insanlık tarihi, bir değil birçok ve belki de en güzel gün batımlarına şahit oldu. Bizim batan kızıl güneşlerimiz atalarımız için hayallerindeki cennet; vatanlarının özgür olmasıyla bu dünyada da gerçek olacaktı. Onlar, hayallerindeki cennetin gerçek olması için hayatlarından vazgeçtiler. Ağızlarında son sözleri, kalplerinde sevdikleri; hasretle, umutla güzel vatanlarının özgür olduğu hayalini gerçek kılmak için, savaşarak öldüler. Kolay mı böyle ölmek? Gelin o günlerin şartlarına birlikte bakalım. Sizlerle 24.2.2021 tarihli bir haberi paylaşmak istiyorum:
“100 yıl önce Yunan işgaline uğrayan Afyonkarahisar’da düşmana karşı yoğun bir direniş gösteren 57. Tümene bağlı kahramanlar, tek bir adım bile geri çekilmeyerek direndikleri siperlerde şehit düştü. Yüzlerce kahramanın canları pahasına direndikleri Düztaş mevkiindeki siperlerde şehit düşenlerin zaman zaman ortaya çıkan kemikleri ise tek bir mezara gömülüyor.”
Bu bir paragraflık bilgiyle, savaşın nasıl çetin geçtiğini zihnimizde canlandırabiliyoruz. 57. Tümenin yanı sıra, diğer birlikler açısından da Afyon’da Kurtuluş Savaşının, tüm savaş alanlarında son derece zor geçtiği, şimdi filmlerde gördüğümüz kahramanlık hikayelerinin, o sırada gerçekten yaşandığı belge ve tanıklıklarla bugünlere aktarılmış. Bir örnek vereyim:
“23. Tümen Komutanı’nın kolorduya verdiği raporda “düşmandan sağ kalanlar kaçmakta, birliklerimiz nara atarak ilerlemektedirler” denilmekteydi. Tınaztepe’ye topçu ateşiyle yardımda bulunan 23. Tümen aynı günün gecesinde düşmanın bir taarruz girişimini de püskürtmüştü. 1. Ordu’nun bir diğer tümeni olan 15. Tümen ise Tınaztepe’yi ele geçirmekle görevliydi. İlk gün savaşlarının belki de en zorlusu bu cephede geçmişti. Tel engelleri bir an önce aşmak için 38. Alay’ın 2. Tabur Kumandanı Binbaşı Halil Bey, askerleriyle birlikte tellere ulaşarak makas ve tüfek dipçikleriyle telleri ve kazıkları ortadan kaldırmıştı. Yunanlıların çekilirken bıraktıkları iki top ise daha önce topçu iken piyadeye geçmiş bir er tarafından yine Yunanlılara karşı kullanıldı. Ne var ki bu asker kısa süre sonra şehit oldu. Tınaztepe cephesinde onlarca askerle birlikte şehit olan Yarbay İlyas Bey, Yüzbaşı Ali Bey ve Teğmen İlyas Bey’i de anmak gerekir. Tınaztepe’de gün boyu devam eden savaş, gece keşif kollarının sıcak temasıyla sabaha kadar sürmüştü.”(Başkomutan Tarihi Milli Parkı Alan Kılavuzu ve Mevlevihane Sorumlusu Hasan Özpınar’ın 24.2.2021 tarihli Sabah gazetesi ropörtajından)
Bu ve bunun gibi örnekleri defalarca okuyup, zihnimizde canlandırmalıyız. Bizim şimdi olduğumuz yerde olmamız için, kimlerin neyi feda ettiklerini zihnimize iyice kazımalıyız. Kurtuluş Savaşı, Milli Mücadele dönemiyle ilgili o kadar çok hikaye var ki bunları araştırıp çocuklarımıza anlatmalıyız. Böylelikle nerede yaşadığımızı görebilir, bir zamanlar bu topraklarda yaşamamız için nelerin feda edildiğini daha iyi anlayabiliriz. Sevdiğinin bakışından, yavrunun kokusundan, annenin seslenmesinden, babanın sırtını sıvazlamasından, yağmurda ıslanmaktan, yaz akşamları hafif serin bir esintiden, arkadaşların kahkahalarından… tüm bunlardan vazgeçip, geleceğin cenneti için, şanslıysa tüm bir günde sadece kuru ekmek ve belki üzüm hoşafıyla ölüme koşmayı anlayabiliriz. Gözlerinizi açın, biz 100 yıl önce batan kızıl güneşlerin cennetindeyiz. Ruhları şad olsun