Başak Nakilcioğlu, "İnsanın Kırılganlığı ve Gücü Üzerine" başlıklı bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı...
Uzun zamandır yazamadım. Güzel ülkemizin ve şehrimizin gündemi o kadar yoğundu ki elim bir türlü yazmaya gitmedi. Ancak gündemin yoğunluğu giderek artıyor ve sanattan söz etmek için sakin bir aralık beklemek artık pek mümkün görünmüyor.
Bazen YouTube'da çalışırken arka planda bir ses olsun diye açtığım videolarda, yabancı vokal koçlarının Türk sanatçıları dinleyip değerlendirdiği yayınlara rastlıyorum. Sanatçılarımızı dinlerken duydukları hayranlığı, şaşkınlığı ve beğeniyi büyük bir coşkuyla dile getiriyorlar.
Düşünüyorum da son birkaç yıldır yaşadığımız toplumsal olayları böyle parça parça izlesek, her yeni olay karşısında biz de benzer bir şaşkınlıkla ama bu kez tam tersi tepkiler verirdik. Çünkü her olay bir öncekini geride bırakıyor, her yeni gelişme rahatsızlığımızı biraz daha artırıyor. Bir öncekine alışmaya fırsat bulamadan daha sarsıcı bir başkasıyla karşılaşıyoruz.
Sanırım 2009 ya da 2010-2011 yıllarıydı. Facebook'ta insanların birbirlerine oyun davetleri ve sanal çiçekler gönderdiği zamanlar... O günlerde hayatımızın neredeyse en gereksiz, en can sıkıcı meselelerinden biri bu davetlerdi. Hatta bir dönem sırf bu yüzden Facebook hesabımı kapatmıştım.
Şimdi o günleri özlüyorum.
Keşke tek sorunumuz birbirimize gönderdiğimiz oyun davetleri ve sanal çiçekler olsaydı.
Belki de tam bu nedenle, her şey böylesine karmaşık bir hâl almışken sanatla ve sporla daha çok ilgilenmeliyiz. Çünkü sanat ve spor yalnızca boş zamanlarımızı değerlendirdiğimiz uğraşlar değil; kendimizle bağ kurmamızı, düşünmemizi, hissetmemizi ve yaşadığımız dünyayı anlamlandırmamızı sağlayan önemli alanlar.
Sanatın ve sporun hayatımızdaki yerini tam da böyle zamanlarda yeniden düşünmeliyiz. Üstelik yaşanan bütün bu olayların biz vatandaşlar üzerinde yarattığı psikolojik etkileri de önemsemeli, bu etkileri asla küçümsememeliyiz.
Son zamanlarda sıkça duyduğumuz bir söylem var:
"Yapay zekâ insanlığı ele geçirecek, insanlık yok olacak."
Ben buna pek inanmıyorum. Çünkü bana kalırsa insanlığın yok oluşunda yapay zekâ belki de yalnızca son nokta olabilir.
Bir insan, bulunduğu makamın gücünü kullanarak milyarlarca lirayı kendi hesabına geçirdiğinde insanlık zaten ölmüştü.
Bir insan, sahip olduğu gücü başkalarını istismar etmek için kullandığında da...
Bir baba çocuğunu istismar ettiğinde, bir kadın öldürüldüğünde, bir anne yaşamından koparıldığında ölmüştü insanlık.
Bir hayvana işkence edildiğinde, çocuklar yaşıtlarını öldürdüğünde de...
Bütün bunları gerçekleştiren bizlerken, yapay zekânın bize, bizim birbirimize verdiğimizden daha büyük bir zarar verebileceğine inanmakta zorlanıyorum.
İnsanın zayıflığından da sıkça söz edilir. Fiziksel olarak güçsüz olduğu, doğa ve çevre koşullarına karşı dayanıksız kaldığı, saldırılar karşısında savunmasız olduğu anlatılır.
Düşünüyorum da belki de insanın en büyük gücü, tam da bu zayıflığıdır.
İnsan olmanın getirdiği kırılganlık, incinebilirlik ve hassasiyet, aynı zamanda beklenmedik bir güce dönüşebilir.
İncecik bir çatlak yıkar koca binaları. Küçücük bir çatlaktan sızan su, en sağlam görünen yapıları bile zamanla aşındırır.
Belki de insanın kırılganlığı da böyledir. Zayıflık olarak gördüğümüz şey, aslında bizi başkalarının acısını anlayabilen, hissedebilen, sorgulayabilen ve değiştirebilen varlıklara dönüştürür.
Bana kalırsa en zayıf tarafımızın gücünü görmezden gelmemeli; bu gücün farkına sanatla, sporla ve kendimizle kurduğumuz bağla varmalıyız.
Üstelik bütün bunlar için çok uzaklara gitmemiz de gerekmiyor.
Hani şu sık sık "Hiçbir şey yok!" dediğimiz Afyon'umuz var ya...
M. Rıza Çerçel Kültür ve Sanat Merkezi'nde güzel bir sergi var, gidip gezebilirsiniz. Voleybol ve futbol takımlarımızın maçlarına gidebilir, tribünlerde yerinizi alabilirsiniz. Tiyatroya, resim ya da dans kurslarına katılabilirsiniz. Yaşananların ezici ağırlığını bir nebze olsun hafifletecek, zihinsel ve ruhsal sağlığınızı korumanıza yardımcı olacak pek çok seçenek var.
Sanatla bir eser ortaya koyarken, sporla bedeninizin sınırlarını keşfederken, bir sergide başka bir insanın dünyasına bakarken ya da bir tiyatro oyununda kendinizden bir parça bulurken insan olmanın kırılganlığını da yeniden keşfedebilirsiniz.
Çünkü insanın gücü yalnızca dayanıklılığında, sahip olduklarında ya da başkaları üzerinde kurduğu hâkimiyette değildir.
Belki de gerçek gücümüz, bütün bu kırılganlığımıza rağmen hissedebilmekte, düşünebilmekte, üretebilmekte ve birbirimizin acısına kayıtsız kalmamaktadır.
Japonların Kintsugi sanatında kırılan seramikler, çatlakları gizlenmeden altınla onarılır. Kırıklar bir kusur olarak görülmez; aksine, nesnenin geçmişinin ve güzelliğinin bir parçasına dönüşür.
İnsan da biraz böyledir. Kırılganlığımızı gizlemek ya da yok saymak zorunda değiliz. Bazen en büyük gücümüzü tam da kırıldığımız yerlerden kazanırız.
Ancak burada önemli bir noktayı belirtmek gerekiyor: Bizi güçlendiren, kırılmanın kendisi değil, kırılan yerimizle ne yaptığımızdır. Her acı insanı güçlendirmez elbette. Kintsugi'nin asıl güzelliği de burada; kırığı inkâr etmeden, onu özenle onarmakta.
Bizler de zayıflığımızı, kırılganlığımızı inkâr etmeden kendimizi sanatla, sporla ve birbirimizle kurduğumuz bağlarla onarabiliriz.
Ve belki de insanlığı korumaya tam da buradan başlamalıyız.