“Çok fazla düşünüyor ama çok az hissediyoruz”
Organik kelimesi hayatımıza domateslerle girdi galiba. Organik olarak yetiştirilen domateslerle. Organik, doğal yolla üretilen demek. Yani kimyevi gübre, hormon vb. kullanılmadan. Domates ya da başka gıda ürünlerini alırken organik olmasına önem veriyoruz artık. Hatta bağ bahçe alıp ya da kiralayıp yetiştirmeye çabalıyoruz. Peki organik domatesten organik insana geçebilir miyiz? Domatese verdiğimiz önemi, gösterdiğimiz özeni insana gösteriyor muyuz? Doğal insan belki de çok gerilerde kaldı, yitirdik onu bir zamanlarda. Düşüncelere, ideolojilere, sistemlere, anlamlara boğduk o insanı. Çocukluğunu, düşlerini kurban ettik. İnsanda doğal olan ne varsa yok ettik.
Organik insanı nerede bulabiliriz? Miguel de Unamuno “Yaşamın Trajik Duygusu” kitabında şöyle diyor: “Etten ve kemikten insan; doğan, acı çeken ve ölen; yiyen, içen, eğlenen, uyuyan, düşünen, arzulayan insan; görülen ve işitilen, kardeş olan, gerçek bir kardeş olan insan.”
Cioran, “Umutsuzluğun Doruklarında” kitabında, düşünme zevki için düşünen soyut insanın karşısına organik insanı koyar. Ve şöyle yazar: “Ben, kan ve beden kokusu olan düşünceleri severim…. Niçin canlı gerçeklerin özel değerini kabul etmek istemiyoruz? Dünya anlamdan yoksun olduğuna göre, yaşayalım işte! Bunca çaba, bunca hırs niye? “Çürümenin Kitabı”nda ise, “bir budalanın sırıtışında laboratuvar araştırmalarından daha fazla bilgelik varken; zamanın yollarında- ya da kitaplarda- hakikatin peşine düşmek çılgınlık değil midir? Vücudunu hissetmeyen kişi, hiçbir zaman canlı bir düşünce tasarlayamayacaktır” der. Soyutun insanı, düşüncelerin, anlamların belirlediği insan. Tenine, canlılığına, yaşamına yabancı. Bilge Karasu “Altı Ay Bir Güz”de, “bilgi dediğin, edinilir, yaşamadan bilgi edinildiğini işitmedim ben” diyor. Kuru bilgilerle doldurulmuş içimiz, dışımız. Yaşamadan, görmeden, tatmadan. Yaşamlarımız hayret etmekten uzakta. Hayretle bakmıyoruz artık yaşadıklarımıza. Gördüklerimize hayret etmiyoruz. Cioran’a göre sürekli olarak fikirlere inanmamız, onları tasarlayanların memeli olduğunu unuttuğumuzdan kaynaklanıyor. Fikirleri, teorileri üreten insan. Ve bunlar insandan uzakta, insana yabancı. İhsan Oktay Anar, “Puslu Kıtalar Atlası”nda şöyle diyor: “Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret… Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam, dünyanın kendisini hiç görebilir mi?” Fernando Pessoa, “dünyanın sunduğu gösteriden hoşlanan kişiye bilge denir” diyor. Evrenimiz, doğamız bize her gün yeni şeyler sunuyor. Yaşam her gün yeniden başlıyor, güneş yeniden doğuyor. Fakat yaşamın hayhuyunda, koşturmasında bunu görecek gözlerimiz yok artık. İçten içe kuruyoruz. Biz ve hayatımız canlılığını kaybediyor. Anlamlarda, sistemlerde, fikirlerde, akıllarda, ideolojilerde kısacası bize dışarıdan verili olanların içinde boğuluyoruz.
Tezer Özlü, “Çocukluğun Soğuk Geceleri”nde; “kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor. Her an belirtilen bir öğretiye, bizler hep hazırlanıyoruz… Bir şeylere açılmak, bir yerlere koşmak, dünyayı kavramak istiyorum. Dünyanın bize yaşatılandan, öğretilenden daha başka olduğunu seziyorum” diyor. Yaşamımızı belirleyen öğretiler, bu öğretilere göre biçimlendirilen yaşamlarımız. Yaşam ise gündüzlerde ve gecelerde, her mevsimde, doğanın değişiminde. Milan Kundera’nın “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanında Tomas şunları söyler: “Misyon dediğin sersemce bir şey Tereza. Misyonum yok benim. Kimsenin yok. Özgür olduğunu, bütün misyonlardan arınmış olduğunu fark etmen o kadar büyük bir ferahlama ki!” Bütün düşüncelerden, misyonlardan arınabilmek büyük bir nefes alış. Bu nefesin içinde saklı yaşam. Jean-Paul Sartre da düşüncelerin her şeyden daha tatsız olduğunu ve insanın ağzında acayip bir tat bıraktığını dile getiriyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanında, “öteden beri Cenab-ı Hakk’ın insanlara bu hayatı yazmak için değil, iyi kötü yaşamak için bahşettiğine inananlardanım” diyor. Hayat bizim için iyisiyle, kötüsüyle yaşayabilmemiz için var. Düşünmek ya da yazmak için değil. Önce yaşamalı sonra düşünmeli, yazmalı, anlamalı ya da anlatmalı.
Hermann Hesse, “Boncuk Oyunu” romanında, gerçek ve geçerli tek bir öğreti yok mu? diye sorar. Romanında Knecht karakteri bu soruya şu karşılığı veriyor: “Bir gerçek var, sevgili dostum ama senin şiddetle arzuladığın ‘öğreti’, o mutlak, mükemmel, insanı bilgeliğe ulaştıracak tek öğreti, bu yok işte. Sen de dostum, mükemmel öğretiyi bırakıp kendini mükemmelleştirmeye bakmalısın. Tanrı senin içindedir, kavramalarda ve kitaplarda değil. Gerçek yaşanır, öğretilmez. Herkes ömür boyu soyutlamaları soluyarak, soyutlamaları yiyip içerek yaşayamaz.” Yaşam her şeye açık. Her an her şey olabilir. Yaşamı değerli ve güzel kılan da bu. Belirli, mutlak, kesin olmaması. İnsan yaşayarak, insanca kalarak kendi hayatına bir anlam veriyor ve onu güzelleştirmeye çalışıyor. Soyutlamaları değil, yaşamın kendisini soluyarak yaşayabiliriz. Diğer türlü yaşam kurulaşır ve ağızda yavan bir tat bırakır. “V for Vendetta” filminde de yaşamın fikirler üzerine kurulması eleştirilir. “Fikirlerin gücüne bizzat şahit oldum. Fikirler adına öldürülen ve fikirleri savunurken ölen insanları gördüm. Yalnız, bir fikri öpemez, ona dokunamaz veya onu tutamazsınız. Fikirler kan ağlamaz, acıyı hissetmezler, sevmezler.” Amin Maalouf, “Tanios Kayası”nda ayakları ile düşünür, yollarda gidip gelir. Ayaklardan başa doğru çıkan düşünceler insanı rahatlatır ve canlandırır, baştan ayaklara doğru inenler ise, cesaret kırar ve insana ağırlık verir. Halil Cibran ağlamayı bilmeyen bilgeliğin, gülmeyi bilmeyen felsefenin ve çocukların önünde diz çökmeyi bilmeyen büyüklüğün insandan uzak durması gerektiğini ifade eder.
Dostoyevski “Yeraltından Notlar”da şöyle diyor: “Bizler yaşamdan koptuk. Hem öylesine kopmuşuz ki, zaman zaman gerçek canlı yaşamdan tiksiniyoruz. Gerçek canlı yaşamı neredeyse bir iş, neredeyse görev sayıyoruz ve hepimiz yaşamın kitaplarda daha güzel olduğunda hemfikiriz. Elimizden kitaplarımızı alsanız bir anda ne yapacağımızı, kime sığınacağımızı, neye tutunacağımızı, neyi seveceğimizi, neden nefret edeceğimizi, neye saygı duyacağımızı, neyi aşağılayacağımızı bilemeyiz. İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız.” Dostoyevski’nin sözünü ettiği kitaplar bugün yerini görsel varlık araçlarına bıraktı. Özellikle sosyal medya alanları. Artık ne kadar görünürsek o kadar varız. Elimizden cep telefonumuzu alın, ne yapacağımızı, neye tutunacağımızı, neyi seveceğimizi, neden nefret edeceğimizi bilemez haldeyiz.
Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanında söylediği gibi;
Bazılarımız şarkılara
Bazılarımız ise kitaplara
Bazılarımız filmlere tutundu
Galiba insan insana tutunamıyordu.
Ya da domateslere. Hani şu organik olanlara. Oysa insan, insana tutunur, onun sıcaklığına, dokunuşuna, bakışına, varlığına tutunur.
Organikliği biraz da insanda aramaya…
Organik var oluşlara…