Yaşamaktan korkmak, ölümden de korkmak demek. Yaşam gibi ölüm de çok uzaklarda. Günden güne nesneleşen, eşyaya tabi hale gelen dünyamız. Ve bu dünyada ölüm dışarda bırakılan yaramaz bir çocuk gibi. Ölüm dışarda, uzaklarda. Ve mezarlıklar da yaşadığımız yerlerin uzağında arık. Ölümü hatırlamak istemiyoruz. Varsa yoksa yaşamak ama nasıl? Nesnelerin, eşyanın, maddenin, tüketmenin dünyasında, tam ortasında yaşamak! Bu yüzden ölümü uzağa attık hem içimizden he dışımızdan, yanımızdan, yöremizden. Telaşlarımızda, koşturmalarımızda ölümü de unuttuk tıpkı yaşam gibi. Son sürat geçiyoruz her şeyin yanından. Oğuz Atay “Oyunlarla Yaşayanlar”da, Coşkun’un ağzından şunları söylüyor: Eskiden insanlarımız ölümle yanyana, hatta içiçe yaşarlardı. Eskiden ölüm, küçük mezarlıklarıyla evlerimizin bahçelerine kadar sokulmuştu... İnsanlar, ölümün görüntüsüyle böylesine samimi oldukları için, hayatın anlamını bizlerden daha fazla takdir ederek yaşıyorlardı.”
Zygmunt Bauman “Ölümlülük Ölümsüzlük ve Diğer Hayat Stratejileri” kitabında modern dünyada yaşam ve ölümün birbirinden mekânsal olarak ayrıldığını söylüyor. Baudrillard’a göre mezarlıklar ilk gettolar ve bütün ölüm törenleri de birer dışlamadır. Mezarlıklar ölünün anormal ve tehlikeli olduğunu, kendisinden uzak durulması gerektiğini açığa vuruyor. Philippe Aries 18. Yüzyıla kadar mezarlıkların kalabalık şehir merkezlerinin ortasına kurulduğunu ifade ediyor. Böylece ölüler ve canlılar birbiriyle karışıyor, canlılar da ölülerin her günkü komşuluğunun ölümü anımsatan etkisinden hiçbir rahatsızlık duymuyorlar. Modern dünyada ise ölüm, yaşamımızdan bütünüyle çıkarıp attığımız bir şeye dönüştü.
Octavio Paz “Yalnızlık Dolambacı”nda bu durumu şöyle yorumluyor: Çağdaş dünyadaki her şey ölüm sanki yokmuş gibi işler. Kimse ona yer vermez. Ölüm her yerde bastırılır. Siyasî demeçlerde, reklamlarda, hastaneler, eczaneler ve spor kulüplerinde, bize sunulan indirimli sağlık ve mutluluk programlarında ölümün adı bile anılmaz. Oysa, neye el atsak ölüm oradadır." Oysaki ölüm, yaşamın bir karşıtı değildir. Yaşam ile ölüm içiçedir, birbirinin içindedir. Yaşam ile ölüm bir bütünlüktür. Rainer Maria Rilke “Malte Laurids Brigge'nin Notları”nda, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi, ölümü kendi içimizde taşıdığımızı söylüyor. Ölüm içimizde, yaşamın içimizde olduğu gibi.
Ahmet Hamdi Tanpınar “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde modernlik eleştirisini şu şekilde yapıyor: Ben artık modern adamı, modern mimariyi, modern konforu seviyorum. Modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder! Modern hayat ölümü hep uzağa atıyor, içimizden de dışımızdan da. Ölüm yokmuş gibi bir yaşamı pompalıyor. Bunu da sürekli tüketerek yaşamak üzerine kurguluyor. Yaşamı, tüketimi her gün yeniden kutsuyor. Ve ölümü içimizden söküp atmaya çalışıyor. Ölüm yoksa yaşam varmış gibi. Ve ölüm olmadığında daha mutlu yaşayacakmışız gibi.
Samuel Beckett, mezarlıkları gezer, hava alması gerektiğinde, başka yerlerden daha çok, orada hava almayı yeğler. “Hiç İçin Metinler”de, dışarı çıkmam gerektiğinde, mezarlıkları bana bırakın dolaşmak için, parklarınız ve bahçeleriniz sizin olsun” diyor.
Gündüz Vassaf da “Cehenneme Övgü”de içinde yaşadığımız düzenden, dünyadan ölümü anımsatan her şeyin kaldırıldığını söylüyor. Mezarlıkların köy meydanına ya da şehir merkezine yakın olacak yerde, gitgide daha sapa yerlere kurulduğundan dem vuruyor.
Marcus Aurelius “Kendime Düşünceler”de yaşam ve ölümü şöyle yorumluyor: Ölüm sadece doğanın işidir ve hiç kuşkusuz doğayla uyumludur… Ölüm de doğum gibi doğanın gizemlerinden biridir. Biri evrenin öğelerinin birleşmesi, diğeriyse ayrışmasıdır… Ölmek de yaşamdaki bir eylemdir…
Yaşam ölüme karşı bir savaş değil. Ölüme karşı kazanacağımız bir zafer de değil. Yaşam, doğumdan ve ölümden ibaret. Ölümü yaşamın karşıtı halinde getirdiğimizde, ölümden daha çok korkmaya ve onu kendimizden uzaklaştırmaya çalışıyoruz. Bu gitgide maddeye, tüketime bağlı bir dünya ve yaşam demek. Fakat ölüm var, hep var. Yaşamın karşıtı olarak değil, onu bütünleyen olarak var. Mezarlıklar uzaklara gitse de ölüm orda. Ne kadar düşünmesek de yanı başımızda. Ölüm korkusu, yaşam korkusu demek. Ölümden ne kadar korkuyorsak, yaşamaktan da o kadar korkuyoruz. Neden ölüyoruz? Çünkü yaşıyoruz. Yaşadığımız için ölüyoruz.