“Less is more” Alman mimar Ludwig Mies van der Rohe'nin sözüdür. Az, çoktur anlamına geliyor. Bu söz minimalizmin temel düşüncesini oluşturuyor. Minimalizm, fakirlik, yoksunluk, eksiklik değildir, bilinçli bir tercihtir ve az ile çok şeyi yapmaktır. Bir fikri en az sayıda biçim, renk, çizgi, değer ve doku ile anlatmaktır. Yalın ve arı bir estetik anlayışını ortaya koyar. Descartes’ın dediği gibi; “karmaşık şeylerin güzel olduğunu düşünmek insanlığın ortak yanılgısıdır.”
Minimalizm tüketim karşıtlığı üzerinde duruyor ve aşırı tüketime karşı çıkıyor. Gerekli olmayan her şey lüks ve boşa harcamadır. Kavram, insanın temel ihtiyaçlarını belirlemesi ve geri kalan her şeyi hayatından çıkarması fikri üzerine kuruluyor. Burada aklıma Tarkovski’nin Kurban filmi geliyor. Alexander, çocuğunu ayna yerine koyup, kendisi ve çağıyla yüzleşir. Ve oğluna şunları söyler: “İnsan, hep başkalarına karşı savundu kendini, başka insanlara, doğaya karşı. Durmadan doğaya karşı güç kullandı. Sonuç güce, şiddete, korkuya ve bağımlılığa dayanan bir uygarlıktan başka bir şey değil. Teknik ilerleme dediğimiz şeyin bize getirdiği tek şey konfor oldu. Bir tür hayat standardı. Bir de gücü korumak için gereken şiddet araçları. Vahşiler gibiyiz. Mikroskobu cop gibi kullanıyoruz. Hayır, yanlış. Vahşiler maneviyata daha önem veriyor. Önemli bir buluş mu yaptık, hemen kötülüğe âlet ederiz. Hayat standardına gelince. Bir zamanlar bilge bir kişi ‘gerekli olmayan şey günahtır,’ demişti. Eğer bu doğruysa, uygarlığımız baştan sona günah üzerine kurulmuş demektir. Korkunç bir uyumsuzluk edindik. Maddî ve manevî gelişmemiz arasında bir dengesizlik söz konusu. Kültürümüz bozuk, yani uygarlığımız. Temelde bir bozukluk var.” Tarkovski, “Mühürlenmiş Zaman” kitabında ise şunu söylüyor: Herkes, maddi ilerlemenin insana mutluluk getirmeyeceğini biliyor. Gene de çılgınlar gibi onun kazançlarını artırmaya çalışıyoruz… İnsan kendi ruhu kavramına geri dönmeli, bu ruhu yüzünden acı çekmeyi, eylemini vicdanıyla bağdaştırmayı yeniden keşfetmelidir.”
Bu noktada minimalizm, hayatın maddi olmayan yönlerine odaklanıyor. Tüketim toplumuna karşı bir tepki gösteriyor. Sadeciliği, sadeliğin gerçekliğini ortaya koymaya çalışıyor. Günümüz insanı hayatını otomatik alışkanlıklara bağlı olarak yaşıyor. Bu durum tatminsizliğe, tatminsizlik de alışveriş çılgınlığına yol açıyor. Ortaya bir eşya bolluğu çıkıyor. Bu eşya bolluğunun en güzel ifadesi İsmat Özel’e ait. Özel, Üç Zor Mesele kitabında bu duruma hırdavat medeniyeti diyor. “İçinde yaşadığımız teknolojik medeniyet insanları günden güne daha çok alet ve edevatla, daha çok aygıtla, daha çok eşya ile kuşatıyor, çevreliyor. Teknolojik medeniyet sokaklarımızı, iş yerlerimizi olduğu kadar evlerimizi de hırdavat deposu durumuna sokuyor. Bir Amerikan şarkısında söylendiği gibi çamaşır makinanız vardır, ama içinde yıkayacak bir elbiseniz yoktur, olmayabilir. Evin içinde tam takır bir buzdolabı çalışabilir. Koskocaman bir fırın içinde pişirilecek bir şey çıkması için nasibini bekleyecektir. Bazı insanların açlığı gazlı fırınlar ve buzdolapları yüzünden, bazı insanların çıplaklığı dikiş makinaları yüzündendir. Teknolojik gelişmelerdeki hız, pazara çıkmış en yeni malzemeyi bile hurda kılacak ölçüde yüksektir.”
Evlerimiz gerekli gereksiz eşyalarla dolu bir depo adeta. İhtiyacımız olan ya da olmayan bir yığın eşyanın içinde kaybolan yaşamlarımız. Ve o eşyalara sahip olmak adına harcanan ömrümüz. Çalışma-alışveriş-borçlanma döngüsünün kurbanıyız bizler. Ancak sahip olduğumuz maddi ürünler yoluyla kimlik, statü, saygı elde edebiliyoruz. Derinlikten mahrum, rakamlar kuruluğunda, mantığın çarpık bölgesinde yürütülen bir yaşama bu.
Mevlana diyor ki; “az ye, az uyu, az konuş.”
Zamanımızda şunu diyebiliriz: Az al, az sahip ol, az tüket.
Sahip olduğun şeyler sana sahip olmadan.
İnsanın, iç dünyanın, maneviyatın, derinliğin kıymetini bil.