GEÇMİŞTEN GELECEĞE

Başak Nakilcioğlu, "GEÇMİŞTEN GELECEĞE" başlıklı bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı...

Abone Ol

İz bırakmak. Aslında tüm insanlığın varoluş amacı ya da insanların dünya üzerinde var oldukları zamandan bu yana varoluşlarının temeli. 50.000 yıl öncesinde, ilk insanların mağara duvarlarına bıraktıkları el izlerinden antik Mısır duvar resimlerine, Babil şehir ve kapılarındaki kabartmalardan, Michelangelo’nun Sistine Şapeli’ndeki fresklerine kadar insan, her zaman dünyadaki varlığını görünür ve anlamlı kılmaya çalışmıştır. Tarih boyunca araçlar ve yöntemler değişip farklılaşsa da, insanın ardında bir iz bırakma arzusu değişmemiştir.

İnsan tarih yazmış, kimi zaman da yazdığı tarihi silmiştir. Örneğin Roma Senatosu’nun Damnatio Memoriae (Hafızadan Silme) kararları. Bu geleneksel yöntem, bireyi hiç yaşamamış gibi kabul ederek ismini hafızalardan tamamen kazımayı amaçlamıştır. Antik Roma’da bir imparator veya siyasi figür devrildiğinde, senato onun döneminde yapılan tüm yasaları, atamaları ve kararları sanki hiç var olmamış gibi hukuken yok saymış, ilgili siyasi figürün heykellerini yıkmış ve adını kayıtlardan silmiştir. Damnatio Memoriae (Hafızadan Silme), gücü ele geçirenin geçmişi tamamen “geçersiz” kılma hırsının en eski hukuki formlarından biri olarak insanlık tarihinde yerini almıştır.

İnsan tarihi yazmış ve yazdıklarıyla da şekillendirmiştir. Yine Roma döneminden örnek verildiğinde, Antik Roma’da gücün Senato ile Sezar veya popülist liderler arasında hızla el değiştirdiği dönemlerde, eyalet valileri ve magistralar, hangi gücün kendilerine dokunulmazlık veya daha fazla bütçe vereceğine bakarak taraf değiştirmişlerdir. Görülüyor ki güç, kaynak ve güvenlik arayışı, Antik Roma’dan bugüne belirleyici bir unsur olmayı sürdürmektedir.

“Güneşin altında yeni bir şey yok.”

Bu söz, insanın karşılaştığı hiçbir durumun veya duygunun aslında tam anlamıyla yeni olmadığını, tarihin ve yaşamın, döngüsel bir tekrar içinde hep aynı deneyimleri farklı görünümler altında sunduğunu vurgular. Tarihler, dönemler ve araçlar değişir; ancak deneyimin özü aynı kalır. İbn Haldun da Mukaddime adlı eserinde, “Geçmiş, geleceğin aynasıdır” ve “Geçmiş hâdiseler, gelecek olanlara suyun suya benzemesinden daha çok benzer” diyerek aynı gerçeğe işaret etmiştir.

Bu aforizmaları sanat tarihiyle örneklendireyim.

Moholy-Nagy’nin Telefon Resimleri ve Günümüz Teknolojisiyle Analizi

Moholy-Nagy 1921’de, bir tabelacıya telefonla bilgi vererek üç değişik boyutta bir dizi resim yaptırdı. Bunu yaparak, yeni sanatın kişisel üslup ve ustalıktan uzaklaştığını gösteriyordu. O yıllarda henüz az rastlanır bir araç olan telefonun kullanılması, tasarlamayla uygulama arasına bir mesafe koyarak olaya başka bir boyut kazandırıyordu.

László Moholy-Nagy, 1921 yılında bir resmi kendi eliyle yapmak yerine telefonda verdiği ayrıntılı talimatlarla ürettirerek, sanatın fiziksel üretimden çok, fikir ve bilgi aktarımına dayanabileceğini göstermiştir. Bu yaklaşım, bugün yapay zekâya komut( prompt) vererek görsel üretme yöntemlerinin erken bir örneği olarak görülebilir.

Moholy-Nagy, günümüzden yüz yıl önce, o günün en yeni teknolojisi olan sabit telefon ile, sanatçının rolünü uygulayıcı olmaktan çıkarıp tasarlayan ve yönlendiren kişiye dönüştürmüş; eseri sabit bir nesne değil, farklı boyutlarda yeniden üretilebilen bir formül olarak düşünmüştür. Bu yönüyle çalışması, vektörel tasarım, generatif yapay zeka sanatı ve yapay zekâ destekli üretim anlayışının öncülerinden biri kabul edilir. (Generatif Yapay Zeka= GenAI : Metin, görüntü, ses, video veya kod gibi verileri analiz ederek tamamen yeni, özgün ve orijinal içerikler üretebilen sistemleri ifade eder.)

Bugün Midjourney, DALL-E veya Stable Diffusion gibi üretken yapay zekâ sistemlerinde sanatçı, metin tabanlı komutlar yazarak görsel üretmektedir. Moholy-Nagy’nin telefon aracılığıyla gerçekleştirdiği bilgi aktarımı ile günümüzde yapay zekâya verilen komutlar arasında dikkat çekici bir yöntem benzerliği bulunmaktadır. Aradan geçen yüzyıla rağmen değişen şey üretim araçları olmuş, ancak sanatçının düşüncesini tanımlayarak bir sistemi yönlendirmesi fikri, büyük ölçüde aynı kalmıştır.

Geçmişte hayal edilen bir geleceğin içinde yaşarken, karşılaştığımız sorunların aslında yeni olmadığını hatırlamak, bizi daha hızlı çözümlere götürür. Çünkü bugün düğüm gibi görünen birçok mesele, dün de başka isimler ve başka yüzlerle karşımıza çıkmıştır.

Aynı şekilde, her ilerlemeyi “ilk kez yaşanıyormuş” gibi değil de, geçmişte atılmış adımların devamı olarak okuyabilirsek; geleceğe daha sağlam, daha geniş ve daha bilinçli adımlar atabiliriz.

Zamanın akışı içinde değişen yalnızca biçimlerdir; öz ise çoğu zaman kendini tekrar ederek varlığını sürdürür.