BUĞDAY MI, NEFES Mİ?

Hakan Yılmaz, "Buğday mı, Nefes mi?" başlıklı yazı kaleme aldı. İşte o yazı...

Abone Ol

Buğday, Semih Kaplanoğlu'nun yönetmenliğini yaptığı bilimkurgu türündeki siyah-beyaz sinema filmi. Film; iklim değişikliği, kıtlık, kuraklık, genetik, göçler, mülteciler ve aslında insanın kendini arayışını anlatıyor.

Filmde, şehir manyetik kalkanlarla korunuyor ve ayrıcalıklı zenginler yaşıyor. Ölü topraklarda ise göçmenler ve köylü halk yaşıyor. Şehirde yaşayabilmek için seçimler yapılıyor. Bunun için ise çocuk olmak gerekiyor. Çocuklara testler uygulanıyor, beyin haritaları çıkarılıyor ve kaliteli genler bulunmaya çalışılıyor. Şehirdeki buğday tarlalarının içinde bir elektronik sistem var. Bununla verimi kontrol ediyorlar. Bu sırada şehirde protestolar ve çatışmalar yaşanıyor. “NO GMO” pankartları görülüyor. GMO (genetically modified organism) genetiği değiştirilmiş organizmalar demek.

Prof. Erol Erin, tohum genetiği uzmanı ve Novus Vita (Yeni Yaşam Teknolojileri) adlı bir şirkette çalışıyor. Bir toplantı sırasında şu soru soruluyor: Neden kusursuz bir tohum yaratamıyoruz? Bu sırada tohum genetiği uzmanı Cemil Akman gündeme geliyor. Onun teorisi-tezi, “genetik kaos ve M maddeciği” adını taşıyor. Hiçbir zaman mükemmel bir tohum yaratılmayacağını iddia ediyor. Metafizik ve etik faktörlerden söz ediyor. Cemil Akman tampon bölgede, terk edilmiş doğa ile ölü topraklar arasında yaşıyor. Evinde bir laboratuvar kurmuş, çalışmalar yapıyor. Yangın çıkıyor ve eşi ölüyor. Kızı (Tara) ise kurtuluyor.

Erol Erin, Cemil Akman’ın evine gidiyor. Tara ona farklı dillerde bir şeyler söylüyor.  Ve şunu soruyor: NEFES Mİ, BUĞDAY MI?

Erol Erin “buğday” diyor.

Burada yönetmen bir alıntı yapıyor. Hacı Bektaş-ı Veli Yunus Emre’ye “Buğday mı istersin, himmet (nefes) mi?” diye sorar. Erol Erin de Yunus Emre gibi soruya “buğday” cevabını veriyor.

Erol Erin, Cemil Akman’ın mahkeme kaydını buluyor. Kayıtta Cemil akman şunları söylüyor: “Kainattaki her şeyde bir M Maddeciği var. Ama bizim ürettiğimiz tohumlarda yok. Çünkü hiçbir şeyin ilk örneğini yapamıyoruz. Sıfırdan bir tohum yaratamıyoruz. Yaratsak da bir yerde bozuluyor. Çünkü havada, suda, toprakta olan özellik bu tohumlarda yok. Ürettiğimiz tohumlar hayatı sağlayan bu döngünün bir parçası olamıyorlar. Uyum sağlayamıyorlar. Hayat bir süre sonra onları dışarı atıyor. Evrenin ortak belleğine dahil olamıyorlar.”

Erol Erin duvarı aşıp diğer tarafa geçmek istiyor. Bunun için bir rehber buluyorlar. Bu sahne Tarkovski’nin Stalker (İz Sürücü) filmine bir gönderme. Filmde iz sürücü, yazarı (şairi) ve bilim insanını bölge adı verilen bir yere götürür. “Bölge”deki bir oda insanların her dileğini gerçeğe çeviriyor. Buğday’da ise kadın rehber Erol Erin ve öğrencisi Andrei’iyi duvardan geçirecektir. Üzerlerindeki metalleri çıkarıyorlar. Boyunlarına bir aşı-çip enjekte ediliyor. En fazla 5 gün sonra geri dönecekler. Rehber gözlükle manyetik alanı gözlüyor ve onları karşıya geçiriyor. Ellerindeki haritaya göre yol alıyorlar. Anderi çocukluğunu ve kampı anlatıyor. Topraklar terk edilmiş, ölü insan bedenlerini görüyorlar. Salgın yüzünden ölmüşlerdir. Bir kayık bulup gölün karşısına geçiyorlar. Cemil Akman’ı bulurlar. Akman “sentetik biyoloji ile oluşturduğumuz her şey yok oluyor” diyor. Akman, onların vakitleri varken şirketlerine dönmelerini, bu yolculuğa güçlerinin yetmeyeceğini söylüyor. Kayığı alıp göle açılıyor. Erol Erin yüzerek kayığa yetişiyor. Anderi onlarla gelmiyor. Gölde cesetler yüzüyor. Bu sırada Akman kayığı batırıyor ve ölü taklidi yapıyorlar. Üstlerinde ufo tarzında bir araç geçiyor. Gölde bir bebek buluyorlar ve mağaraya geliyorlar.

Bu sekans Kuran’daki Hz. Musa ve Hz. Hızır’ın birlikte yaptığı yolculuğa atıfta bulunuyor. Hz. Hızır, Hz. Musa’ya: “De ki eğer bana uyacak olursan hiçbir şey hakkında bana soru sorma, ben sana öğütle anlatıp söz edinceye kadar. (Kehf Suresi, 18/70)” Her bir eylemin bir görünen bir de görünmeyen kısmı var; zahiri ve batıni. Batıni olanı, içini, özünü, görünmeyeni ancak sabırla öğrenebiliriz.  

Cemil Akman yolculuk boyunca tohum bırakıyor ve dönüşte ne olduğuna bakacak. Asit yağmuru başlıyor ve terk edilmiş bir otobüse sığınıyorlar. Erol Erin rüyasında uzakta bir ateş görüyor. Bir ağaç alev almış yanıyor. Ağaçtan bir ses geliyor. Ne söylediğini anlamıyor. Akman, “hep bir rüyadayız. Öldüğümüz an uyanacağız” diyor.

Bölgede hayvan, bitki, böcek kalmamış. Temiz topraklar kazılıp şehre götürülmüş.

Cemil Akman: Burada ne arıyorsunuz?

Erol Erin: Sizi arıyordum.

Cemil Akman: Kendinizi arayın.

Kendinizi arayın ifadesi, bizi Simurg’a götürüyor. Ferîdüddîn-i Attâr “Mantıku't-Tayr” (Kuşların Dili) adlı eserinde Simurg'u (kuşların padişahı) arayan bir kuş sürüsünü ve bu kuş sürüsünün yaşadıklarını anlatır. Kuşlar yola koyulurlar. Binlerce kuş olarak çıktıkları yoldan sadece otuzu Simurg'un dergâhına varabilir. Sonunda Simurg'u gördüklerinde ise Simurg'un kendileri olduğunu fark ederler; Simurg aslında bir aynadan ibarettir. Simurg, otuz demektir. Bu eserde şöyle anlatılıyor:  "O yerden bir nida geldi: 'Güneşe benzeyen bu yer bir aynadır.” Kısacası Simurg kendini aramanın bir sembolüdür. Kendini arayışın, içsel yolculuğun metaforik bir anlatımıdır. Filmde bu kendini arayışı görüyoruz. İnsanın bu dünyadaki, yaşamdaki varlık sebebini ve amacını ne olduğunu, kim olduğunu arayışını.    

Bu bölümde Cemil Akman doğa-insan ilişkisi üzerinde duruyor ve Erol Erin ile aralarında şu konuşma geçiyor:

Cemil Akman: “Doğadaki canlılara ne zaman müdahale etsek, bir şeyi başka bir şeye dönüştürsek, her seferinde aslında kendimizdeki bir şeyi de bozduk. Genetik yapısını değiştirmek için bir tohuma müdahale ettiğimizde insanının içinde de bir şeyleri değiştirdiğimizi fark edemedik. Benliğimiz bütün bunları görmemize engel oluyor.”

Erol Erin: Ne demek istediğinizi anlamıyorum.

Cemil Akman: Biliyorum. Ben de anlamıyordum. Ben de sizin gibiydim. Benliğimle yaşıyordum. Sonra ondan kurtulmak için elimden geleni yaptım. Ancak o zaman varlığın tek vücut olduğunu, benim de o vücudun bir parçası olduğumu görmeye başladım.

Erol Erin: Benliğinizden kurtulmaktan söz ediyorsunuz. Bu nasıl mümkün olabilir ki?

Cemil Akman: Zaten ben de yapamadım. Tek başına yapması zor. Beni öldürecek birini aramaya başladım.

Erol Erin: Bulabildiniz mi?

Cemil Akman: Evet…

Tepede bir yere gelirler. Bir türbe, tekke. Girişte 3 mezar var. İkisi eski, biri yenidir. İlk iki mezarı elini kalbine götürerek selamlıyor, yeni mezarın önünde dua ediyor. Yapının kapısını dijital bir kodla açıyor. Ayakkabılarını çıkarıyorlar. Yine selam vererek içeri giriyorlar. Duvarlarda Arapça yazılar var. Örtüleri indiriyorlar. Yerdeki tahtaları ve örtüyü kaldırıyorlar. Toprak. Akman, toprağı ellerine, yüzüne, boynuna sürüyor. Toprağın içinde solucan vardır. Toprağı çuvallara dolduruyorlar.

Erol Erin: Toprağımız var, keşke biraz da tohumumuz olsaydı.

Cemil Akman: Hangi tohum mesela?

Erol Erin: Fark eder mi?

Cemil Akman: Fark eder. Yeryüzünde hiçbir şey kalmasa, insanı yaşatacak o tane nedir?

Erol Erin: Buğday tabi. Cevap buğdaydı değil mi?

Cemil Akman: Ben bilmem, kızım bilir. Bir hakikat ehline göre, varlığın özü buğday tanesidir. Üstat buğdayın üzerindeki çizgiden de bahseder. Bu çizgi Elif harfidir. Elif hem ayırır hem birleştirir. Dişi ile erkeği, ruhla bedeni, batın ile zahiri ayırıyor. Buğdayın sırrı bu çizgide yatar. Bu aynı zamanda aşk çizgisidir. Her şeyi birleştiren çizgi. Kainatta ne varsa, hepsi insanda mevcut. Ayrılık gayrılık yok.

Erol Erin: Yani insanda her varlıktan bir nüve mi var, bunu mu diyorsunuz?

Cemil Akman: Tüm kainat insandır.

Erol Erin: Her şeyde de insandan bir parça var.

Cemil Akman: Evet, insan parçacığı. Üstadım, “canlı cansız her şey ne yapıp edip insan olmak ister” der. Cemil Akman’ın sözlerinde tasavvuftaki Vahdet-i Vücud anlayışını görüyoruz. Evrendeki bütün varlıklar ve tüm evren Tanrı'nın birer yansımasıdır. İnsan küçük alemdir. Kâinatta ne varsa, Allah insanın hakikatine onu öz olarak yerleştirmiştir. Alemde ne varsa, insanda nümunesi vardır. "Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük âlem sende gizlidir." Hz. Ali (r.a.)  

Toprağı patikadan aşağı gölün kenarına taşıyacaklar. Sala yükleyip tarla yapmaya uygun bir yere götürecekler. Çuvalları sırtlarında taşıyacaklar. Burada nefs terbiyesini görüyoruz.

Erol Erin: Yapamayacağım. Gücümün sonuna geldim.

Cemil Akman: Siz bilirsiniz.

Cemil Akman, Erol Erin’in karnına tok tutması için taş sarıyor.

Erol Erin’in rüyasında karşısına bir çocuk çıkar. Aç mısın diye sorar. Sonra da kaybolur. Onu kasabaya götürmek ister. Burada da nesf terbiyesi görülür.

Cemil Akman kazdıkları çukurda uyuyor. Erol Erin de yanına yatar. Hu sesi gelir. İkisi de cenin pozisyonunda uyurlar. Bu sahnede “Fenafillah” hali görülüyor. Fenafillah, ölmeden önce ölmüş gibi olup yokluk sırrına ermek, Allah'ın varlığında yok olmak, erimek anlamına gelir. Akman ile Erin’in bu hali, ölmeden önce ölüp toprakla bir olmayı, sevgiliye (Allah’a) vuslatı gösteriyor. Ayrıca Erol Erin’in vücudundaki yarası iyileşiyor. Toprak şifası oluyor.

Köye geliyorlar, ölenlerin üzerine kireç dökülmüş. Gidin, defolun diye taş atıyorlar. Cemil Akman’ın başına bir taş geliyor. Erol Erin rehber kızı (Alice) görüyor. Alice onu sürekli izlemiştir. Erol Erin günlerdir başıboş dolaşıyordur. Şehirde genetik kaos krizi çözülmüştür. Köyde salgın vardır ve onu götürmek istiyor. Erol Erin ise şimdi olmaz diyor. Bu sahnede Cemil Akman’ın aslında var olmadığını anlıyoruz.  Erol Erin kendi yolunu, maneviyatını izliyor ve onu yönlendiren de Allah. Bu sahnede de Simurg’u görüyoruz, insanın kendini arayışını, içsel yolculuğunu.

Cemil Akman yıkılan bir duvardan düşen taşları yerine koyuyor. Erol erin bu duvarın neden önemli olduğunu soruyor ve taşların arasından içeriye bakıyor. Cemil Akman’ı, ağaçlık, ormanlık bir alanda yürürken görüyor ve ona bakıyor. Ağaçların arasında, dökülmüş yaprakların üstünde iki çocuk oturuyor. Erol Eğin taşı yerine koyup duvarı kapatıyor. Görülen iki çocuk Adem ile Havva’yı temsil ediyor. Her şey insanla başlıyor.

Erol Erin toprakları koydukları yere geliyor. Çuvalları tekrar yukarı taşıyor. Bu sırada Cemil Akman’ın bıraktığı buğday tanelerinden birinin olmadığını fark ediyor. Bir karıncanın buğday tanesini yuvasına taşıdığını görüyor. Yuvanın çevresini çiziyor, bir daire oluşturuyor. İçine de küçük daireler çiziyor ve kazıyor. Daireleri çizgi ile birbirine birleştiriyor. Ayrıca yıldız ve ayı çiziyor. Kazdığı bir delikte buğday tanelerini buluyor. Ve “nefes” diyor. Erol Erin filmin başlarındaki NEFES Mİ, BUĞDAY MI? sorusuna buğday diye karşılık vermişti. Filmin sonunda ise nefes diyor. Yani nefes; ilahi aşk ateşiyle yanıp tutuşan kalbin atışıdır. Kalbin bütün ruhani güçleriyle, aşkla Allah’a yönelmesidir. Ve kendini bilmesidir.