Cioran’ın Var Olma Eğilimi kitabında okudum bu sözü: “Nerede şiirsel duyarlılığımız, ilk zamanlarımızın sarhoşluğu, nerede o şaşkınlıklarımızın şafağı? Eski esrimelerimize dönelim. Biricik anlar felsefesi… tek felsefe budur.” Seni evren ile bir kılan anlar…
Hayatımızdaki biricik anlar. Yaşadığımız ve yaşarken taştığımız, sığamadığımız hiçbir yere. Coşkunun, aşkın, esrimenin kendinden geçişlerinde ya da hüznün, melankolinin derinliğinde. Biricik anlarda duygularımız içimizden evrene karışıyor. İnsanın ve doğanın sıcaklığına kavuşuyor. Tenimiz ruhumuzla, doğayla, evrenle bütünleşiyor böyle anlarda. Yaşadığımız anlarda tüm felsefe. Yaşama felsefemiz.
Hikayemiz aynı başlıyor diyor Hakan Günday Kana Diz Kana’da. Boş bir hafıza yani boş bir sayfayla. Sonra da o sayfaya yazdıkların sadece sana ait bir yol oluyor ve üstünde yürüyorsun. Hatta soluksuz kalana kadar koşuyorsun. Belki arada tökezleyip düşüyorsun. Belki dizin kanıyor ama aldırmıyorsun. Çünkü biliyorsun: Ya dizin kanayacak ya da sayfa boş kalacak.”
Ya dizimiz kanayacak ya da sayfamız boş kalacak. Yaşarsak eğer, dizimiz kanayacak. İçimiz de kanayacak, acıyacak. Yaşarsak eğer biricik anlar birikecek ve biz olacak. Yoksa sayfa da, içimiz de boş kalacak.
Cioran, Gözyaşları ve Azizler’de yaşamın bir anlamı olup olmadığını sormanın, yaşamın katlanılabilir olup olmadığını sormak olduğunu söylüyor. Albert Camus Sisifos Söyleni’nde bu soruya şöyle cevap veriyor diyebiliriz: “Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir. Gerisi, dünyanın üç boyutlu olup olmadığı, düşüncenin dokuz mu, yoksa on iki ulamı mı bulunduğu, sonra gelir. Dünya mı güneşin çevresinde döner, güneş mi dünyanın çevresinde, hiç mi hiç önemi yok bunun.” Yaşam yaşanmaya değer mi değmez mi? Öncelikle bu soruya cevap vermemiz gerekiyor. Bu soruya cevabımız ve eylemlerimiz ise bizim yaşama felsefemizi oluşturuyor. Ve her şey şimdide olup bitiyor. Sadece şimdi var, anlarımız, ne geçmiş ne de gelecek. Schopenhauer, en yüce bilgeliğin, hayatın en üstün nesnesi olan şimdiki zamanın tadını çıkarmak olduğunu söyler. “Her gün, biraz yaşamdır: Her uyanma ve kalkma biraz doğuş, her taze bir sabah biraz gençlik, her dinlenme ve uyku biraz ölümdür.”
Hermann Hesse de Hermann Lauscher’de şunu yazar: Özlediğim yeni bir şey yazmaktan çok buram buram, taptaze bir yaşam sürmektir. Çocukluğumdaki gibi yine çaylar, dereler kenarında uzanıp yatmak istiyor canım… günübirlik yaşamak, soluk soluğa…
Jean-Paul Sartre, Bulantı’da anın değerini şöyle anlatır. “Her ana, bütün varlığımla sarılırım. Onun yerine başkasının konulamayacağını, onun başkasına benzemediğini bilirim.” Yaşamda her bir anımız, biricik ve eşsizdir. Goethe’ye göre yalnız içinde bulunduğu anı yakalayabilen insan tam insandır. Doğan güneş, yeni gün, içinde benzersiz anlarla çıkar gelir. Cesare Pavese, dünyanın en büyük mutluluğunun başlamak olduğunu söyler. Kazancakis’in Zorba’sı çiçek açmış bir ağaca, bir bardak serin suya bakarak gözlerini yumar ve her şeyi, her gün ilk kez görmeye çalışır. Bir çocuk merakıyla, hevesiyle.
Yaşamak her zaman, her dakika yeniden başlamaktır. Bu duygudan yoksun olduğumuzda yaşarken ölmüş gibiyizdir. İçimizdeki enerji sönmüştür. Başlamak şimdiyi, anları değerli kılar. Yalnızca şimdi vardır, ne geçmiş ne de gelecek. Yarın düşlenir durur. Yarının hep güzel olacağı dilimizdedir. Ölü Ozanlar Derneği’nde, “bir yarın düşleriz hep, bir türlü bugüne kavuşmayan.” Yarın uzakta, belirsizdir. Yarını düşüne düşüne geçer bir ömür. Ve bugün yarına hizmet eder yalnızca. Bugün elimizden kaçar gider, anlar da. Yarını düşünürken, planlarken an kaybolur, an kaçar, anın tadı kalmaz.
Ömer Hayyam Rubailer’de, geleceğe ve geçmişe seslenir:
Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti;
Derede akan su, ovada esen yel gibi.
İki gün var ki dünyada, bence ha var ha yok:
Daha gelmemiş gün bir, geçmiş gün iki.
Ne geçmiş var bugün ne de gelecek. Oysa hikayelerimiz ya geçmişi ya geleceği anlatıyor. Bugüne, ana, şimdiye seslenen yok.
Zorba, dünküleri hatırlamaktan, yarınkileri istemekten vazgeçer; şimdi, şu anda ne oluyor, onunla ilgilenir. Ve daha çok yaşama isteği uyanır içinde, daha çok eylemek ve yapmak isteği, heyecanı.
Oktay Rifat, Son Söz şiirinde,
Boğazından lıkır lıkır geçen
Şu suyun kıymetini bil
Nedir ki bu mavilik deme
Pencereden görebildiğin kadar
Göğün kıymetini bil
Kıymetini bil çiçek açmış bademin
Güneşli odanin çamurlu sokağın
Beyazın siyahın yeşilin
Pembenin kıymetini bil
Dirilik öyle bir şey yürekte
Sevinçle çırpınır
Kavak yelleri eser insanın başında
İnsanoğlu kızar öfkelenir savaşır
Halk için girişilen savaşta
O korkulu sevincin
Öfkenin kıymetini bil
Bil ki bu
Budur işte
Güneş yalnız dirileri ısıtır
Güneşin kıymetini bil.
Sözü edilen şimdinin, bugün olanların, anların, duyguların kıymetini bilmektir.
Her şey yaşanmamış bir hayattan daha iyidir.
Yaşamı içinde taşıyan ise sadece şimdiki zamandır. Anlarımız, biricik anlarımız, bir daha geri gelmeyecek olan anlarımız.
Loving Vincent (Vincent’ten Sevgilerle) filminde Armand ile Marguerite arasında şöyle bir diyalog geçer:
Marguerite: Ölümüyle (Vincent van Gogh’un) ilgili çok şey bilmek (öğrenmek) istiyorsun. Ama hayatı hakkında ne biliyorsun?
Armand: Bir işe yaradığını kanıtlamak için gerçekten uğraştığını biliyorum.
Marguerite: Evet, uğraştı. Bu yüzden mezarına çiçek götürüyorum. Artık onun için
yapabileceğim tek şey bu. Çiçeklerin açmasındaki güzelliği beğenirdi. Hatta her
gördüğü bitkide bile. Hayatla ilgili hiçbir şey onun için çok küçük ya da önemsiz
değildi. Her şeyi önemsemek ve sevmek isterdi.
Hayatımızda hiçbir şey küçük ve önemsiz değil. Her şey ve her an bizim için değerli. Çünkü şimdiden ve bu andan başka hiçbir şey yok elimizde.
Yaşam biricik. Yaşadığımız her an biricik. Yaşamımızdaki her şey biricik.